kitabe-i-neu-hempşayr
April 23rd, 2007 at 11:47 pm (Aksak Semai)

Yazan: sillypoet
-No unconditional surrender; no armistice day
Each night I’ll die in my contentment and lie in your grave.
While you bring me water and I give you wine
Let me dance in your tea-cup and you shall swim in mine… i.a.-
onu bilmem; bunu bilmem. nota bilirim. içim dışım bir derler, yalan bilirim. burnum eğridir çünkü sırt-üstü uyuyamam, karabasan giyerim. bazen gecelerce yüzü-koyun burun üstü nefessiz kalmışım. bazen günlerce içim gümbür gümbür aranıza dalmışım. herkes çok güzel, her şey belki ne kadar basit, o kadar güzel. belki senin beni tanımadan nefret ettiğini, sevdiğini sanmışım. ihtimal yazmışım, mümkün okumuşsun. sokakta pakettaşıyken kağıtta cisim almışım…
- gün çeçer.. gece yazar -
lakin bazı şeyler oyunu bozar. adam bunları hep gece yazar; çoğumuz gündüz okur, gece yazar. gece, yalnızdı çok vakit. ne üstüne üstüne bir taksim yahut karanfil ve yahut kemeraltı ya da yoğurt pazarı kalabalığı gelir, ne sırrını çözecek bir göz bulunur. gece; teke tek yazılır sevenin yahut sevdiğin yoksa; derdin çoksa; mektubun yoksa… martıları seyretmekten geliyorum; martılar seyrettiler beni, gidiyorlar. son bir rakı içtim, son bir kızla. son bir nefes çektim son bir hızla. içim dipsiz boylayınca, yine de şaşırır içinde mahlukat oynayınca. o bakımdan kimden medet umsam, ne söylesem, yalan söylerim. tam o bakımdan kime baksam, neyi görsem doğru görürüm küstahça. safi bu yüzden olmayan sana ilan-ı aşk ederim biteviye. paslı kelimeler saplar, zor bela çıkarırım. kör bıçakla kesilir, güç bela ölürüm. eskiden de aynen böyle, soba başlarında rüyalar görürdüm. sanki bir gece uyanmıştım. anamı lavabonun önünden kaçarken gördüm. gittim baktım, lavabo kan dolmuş, anama baktım bacakları kan olmuş. bacakları, her yanları pamuk tarlası gibiydi ki pamuk dikenleri sanmıştım. rüya görmüştüm; sanmıştım. meğer düşen kardeşim varmış; bacaktaki gerçek; lavabodaki rüyaymış… -ne patalojik bir yamukum- diye düşünüyorum. devranın dönüşüne gündüz şahane uyarken gece üşeniyorum. üstünkörü geceler gördüm… önümde bir elma dursa, sen dursan; gözlerin konuşuyor olsa (ne bileyim mesela çok güzel olsalar); ihtimal en sonunda bana kapanmayacaklar ya o an için kapanıyor olsalar. kapansalar. sonra birden, beni görsen. aşık olsam; maşuk bilsen. sarılsak. biz, yokuz, ceset yok. göz yok artık, görüş yok. ışık ışığa sarılsak. aşık olsak. işte bundan korkuyorum aşık olsak. sana verebileceğim en iyi müjde, söyleyebileceğim en beyaz yalan -söz senden sonra öleceğim- bile olamaz. işte bundan korkuyorum bana bir haller oluyor. yalçın küçük vakitlerimdeydim tam, ahmet altan oluyor. isimleri tekerliyorum kısa anlatmak için, artist-ayıp oluyor. sabahtan tasarlamasam da bunları akşam böyle oluyor. o sözden nefret etsem de anam avradım oluyor. küfür oluyor. affetme beni…
demek sen; kirli gözlerimi mavi sanandın,
bir türk musikisi parçasını düşünüp adımı anandın
demek sen; beline vurduğum kafiyeleri hedef alandın
fakat zilsin, benden zurnasın
eksikken ben sen tamamsın
oyun yokken, oyun bozansın
kel başım, öylesi bir taraksın
sen; bir gelsen
beni bulsan; dilim yapışsa, dut yesem, bülbül kessem
duvarlar erise, üstüme aksa
yıldız kaydırsam, güneş kaydırsam,
büyük ayıdan uçurtma yapsam,
küçük ayıdan uçuran yapsam…
demek sen; ihtimal çoksun, hala yoksun
yahut sana varmıştım; şimdi yoksun
demek sen; her buluşunda beni
küfür oluyorsun… pisliğimi çekip, küfür çığırıyorsun;
demek sen ancak tanrısın,
affet beni…
velhasıl dikkat toplamak mümkün değil. bu saatlerde yolları çöp arabaları sarar. gümbürtüsünden bangır bangır bağırır alarmı çalıştırılmış arabalar. aklıma çöpçüler düştü babanın da dediği gibi… baba demişkene, geçenlerde babanın da takılıp -o kuzguncuk mu ne oluyor hani- meşhur –her şey sende gizli- şiirini döktürdüğü mekanda sahanda yumurta yiyordum… yemek ne unutmuşum; bardağa burnum akmasın diye koluma siliyorum aynı küçükken yaptığım gibi. anam yanımda olsa aniden zıplar, ağzımı burnumu mendillen kaplar. ve fakat yok! yok dedim şimdi bak aklıma sen geldin… sen de yoksun! iyi ki yoksun! niye yoksun! sen yoksun, ben sanki bir bokum; hadi gel de çık işin içinden… yoğurdu bıraktım ne zamandır, ağzım yandığından beri sütten. kelime çalarak yazıyorum önceki cümleden müteselsilen. ama bitsin şimdi…
o bitti diye bu da bitecek değil ya; iki şehrin hikayesini anlatıyorum h(a)l(a). bu ihtiyarlık lakırdısı canımı sıktı artık lakin dedi gibi geliyor geriatrik sarsıntılar yaşayan fikrim,
-dilce susup
bedence konuşulan bir çağda
biliyorum kolay anlaşılmayacak
kanatları kara fücur çiçekleri açmış olan dünyanın
yanık yağda boğulan yapıların arasında
delirmek hakkını elde bulundurmak
rahma çağdaş terimlerle yanaşmak için
bana deha değil
belgeler gerekli
kanıtlar, ifadeler, resmi mühür ve imza
gençken
peşpeşe kaç gece yıllarca
acıyan, yumuşak yerlerime yaslanıp uçardım
bilmezdim neden bazı saatler
alaturka vakitlere ayarlı
neden karpuz sergilerinde lüküs yanar… i.ö.-
ah bu fikrim; en sevdiğim şiirleri, romanlarımı yaktım, artık romantik değilim; bebelere şeker, analara zarar zikrim. dur bakalım yarın ne olacak; az sonra sabahtayım gece kalacak…
fakat kimse ölmesin yeter… kimse ölmesin dedim de aklıma geldi: “adamın kalçaları nasıl, dudağıma yağlı boya sürsem, gözüme kalem soksam (sonra çeksem) nasıl görünürüm; adamın kanamasına kar edecek ustalıkta cisim üretildi mi, yapsalar kanatlanıp da uçar mı, onu alıp bizim ile göçer mi, otobanda güzel kaçar mı, biz bizeyken parmak atsam ayıp kaçar mı” gibi. cevaplarını vermeye üşendim şimdi; gel kendin gör bir zahmet. affetme beni…
şimdi yarın ne olacak; dün ne oldu yarın ne olacak; geçmiş günler bazen kendimce, bazen şuursuzca bir şeyler yaptım sözde ve klasik bir söyleme göre “kendimden nefret ettim”… saçma sapan şiir düzesim geldi; tutun beni yapmayayım, ve hatta yeni bir paragraf yapayım, bacakları uzun olsun, sesi güzel olsun, yığıştırıp dürüştürüp adı görklü muhammede kavuştursu…
dördüncü demini vermiş bir çay poşeti gibiyim bazen; uzatma sevdiceğim giymeyiver pazen; bu vakitte laf yetiştirmeye zorlama beni; allama artık, pul içinde kaldım zaten… benim zamanlan işim yok ne de olsa bir taşın ömründe rüzgar fırtınası süresidir ömrüm… şimdi kalkıp ne kısa çubuk yazıp durulanları düdüklemek içimden gelir, ne boşa övünmek, ne de dışkısında bonçuk bulmuşçasına sevinmek… ölüyodum, hala yaşıyorum; hep hamım, daim pişiyorum… bu kadar çok cisim acısı çekmek beni her şeyin kaynağı o meşhur nehire yaklaştırmak yerine, her şeyin yokluğunda o isimsiz şehire götürdü biraz. gözü açık çok rüyalar gördüm… ayıkken, el sıkarken, bürokratlar karşımda rüşvet deyu divan sazı çalarken gördüm. hepisini unuttum bir sen kaldın. bünyem niye böyle zayıf son bir yıldır, tek tüfek gidiyorum yaldır yaldır ondan mıdır diye sorduğum bile oldu… tabi canım oldu, gözlerim doldu… japon balıkçısı çalıyoruz ne de olsa; ay tutulsa, güneş dolsa. bir fena rüzigar esse, toprak boğulsa; yaprakların sıklığından ruhum boğulsa bile bir tek yardımcı eleman istemeden kendi canavarlarımı yaratıp sabaha karşı eski kadınların yanından fırlarım ter içinde… şaka gibi… abuk sabuk gelir normal adama lakin başka böyle doğru yok bence hayat içinde… onların bir sevgilisi var… seveni çok hem sevgilisi var. ben onların bazı geceler yanında yatar, katiyen sarılmaz, mutlaka dokunmaz, inanılmaz, arlanmaz putuyum… varsın eylesin gönlünü; efendi mecusi sallamıyor ömrünü. zamanın birinde –gel- dediydiler, -çoğaltayım senleri-, korkmuşum, kaçmışım hala durur morları… bu yazıp durulan bok püsür, kabak keman, demir meşale, ayran gönül kendi suçunda boğulmuş tek, derdi günü sanma ki böyle artistik etmek. biri var şimdi anlamaz bunu, biri var çoktan geçmiş bitmiş bunu… affetme beni.
ona ne vakit -rujun güzel mi?- diye soracak olsam anlar, gerinip alnımın alçatına bir tokat aşkederdi… bilirdim kadın değildi… kafası o tarafa kaçanlar da görsün bi tarafını kız değildi… o bilmem neydi ki onlar, çoğu bilemezler… ben, ben değildim o zamanlar sonradan oldum… çıktım sandım, sonzaman battım… daha uzun yazardım, saçlarım kısaydı, bıyıklarım vardı… benim bir ahir zaman bıyıklarım vardı kestim… asker oldu bir, kirpiklerimi yaktım… geceleri postallarımı çıkardım, rüzgara karşı ayaklarımı uzattım, bir nehirde balık tutuyorum sandım. dün gece uykulardan uyandım yine; o artık çok değişti, şekli şemali kaybetti… o gece üç kişiydik bunu nasıl bileceksen bil üç kişiydik… bir bendim, biri bir di; öteki vardı bir de geri kalandı… geri kalan şeydi, nefesti, çok korktum kaçacak yer yoktu… teslim oldum uyuttu beni; başımdan usandım, idam olsa dedim; gövdemden usandım, sarpa sarsam dedim… affetme beni…
bu gün, artık yetti, istemeden mesaj vermek yok… acılara, acıtanı tanımayanlar hisseylesin diye yumuşak yerlerinden yaklaşmak yok… bu gün, her günden başka kendim söyleyip kendim dinlemek var… bu gün, artık çok da tiskinemediğim, ve çünkü bir parçası olduğum meydan kalabalığının içinde yazgısını zamane şampuanlarıyla güçlendirip, sevgilisi sırf tutunup kulede yanına gelsin diye saç yapmış, beş taşı atıp dördü kapmış bir adam müsvettesi var… sen böyle olmazsın… şimdi zamane insanları gelip dübüre sürecek akılları yokken çeşitli *şu yüzden şöle dedi!, bu yüzden böle dedi* cambazlıkları yapabilme hakkında sahip olsalar da, kendilerin büyük adada ki mezarlığa davet ediyorum bedava… orası çok ileri düşünenlerle dolu… ve hatta taşı… bir de şunu bildim; tahtaya çivi çakılmaz… ağacı seveceksin, elektrikli testereyle ağaç oyulmaz… kifayetsiz hayatımın bütün eşyalarını ahşaptan yapmaya çalıştıydım; bundandı… becerebildiklerimde darbe görmezdin, hepsi geçmeydi, çürüksüzdü, ondandı… artık darbelendi hepsi…
işten çıktım, göğe baktım, yağdı yağacak. nerden bildim? niye inandım kendime; olası bir didaktik dokunuş, bir franbuaz rengi kanepe… arkansasta bir arkadaşım vardı; yanarak öldü. bir başkası vardı, evlendirdik, ertesi iki gün sonra beyin kanamasından tahtalı köy yolcusu. kardeşim, önüne gelenlerle kendini apoletli sanan adamların yaşamlarına nispet, kucak dolusu yaşadı; ben seyrettim. sen, aşık oldun; ben seyrettim. canımın babasını vurdular ıssızda, geldi anlattı, adam içine attı, ben seyrettim. aman oldum. iş dedim, sarıldım, bin bir çeşit çamsız kütüksüz orospu, dibi delik içki şişesi kılıklı adam arasında dağıldım; oldu göründü olmadı. kendimi yitirilmiş sevgili maçlarına sakladım, götsün! dedim, ipnesin, puştsun; zifirdi gece; cesedimi akladım. olmadı. bir de bu taraftan bakmak lazım. o kadar can var ki onlar patlıcan mı? benim gibi bilmem kaç küsür var; belki onlarınki et, göt de, benim ki tatlı can mı? acı çekiyorum ama keyfim yerinde demenin arapçası; bab-ı ali de üç direk belledim sokamadım kıçıma kıllarım arapsaçı… bulutları seyretmekten geliyorum. ey sen! ilk dördünüm, liselim; dudaklarına karadut, gözlerine ceviz kabuğu olduğum özel, içini yedirdin bana… ne yapsam kar etmez güneşe aya… affetme beni…
az önce artık kirneşmişlikten kendini kaybetmiş bir donu yıkadım. elin oğlu her zaman olduğu gibi deterjan icat etmiş, bembeyaz yaptı. içime sinmedi az daha seyredip attım. o dondan ne farkım var, atılacağım yakında, pirelli takvimindeki top modeller gibiyim… bunu anladın sen artık, yıllar oldu. hep aynı terane, kendini bile bayan. ciddi bir sarsıntı yaşamadıydı bu güne dek aldığından beri otuz yaşından. bu gece Çarşamba döndü. yarın perşembe takvime göre ertesi; ancak karışık bir alem oldum; siz ihtimal o ışıklı yolda sağa sola çarparak gezerken, içkiden mahrum, içmekten muzdarip ben.
Aralık donu bu, bu derece soğuğun kepazeliğini hiç hissetmiyorum şimdi. kendini satmışsa muteber gece, kapalıysa alabildiğine puştsa hece… büyüdükçe büyür bu bilmece. her şeyi demeye çalışıp hiçbir şey diyememek ne şahakulede, bir acaip gülmece… hatta yüzsüzlük ne boyutlarda düşündüm de az once neredeyse yemeğe davet edecektim seni…affetme beni…
Geçen gün biri geldi, ateşime baktı. yanıyorsun dedi. ki ben iyiyim, ki iyim ben dedim. dedi sana bir hatun bulmak lazım eğer bu ateşle iyisen. dedim bir siktir git afedersen, kişi kendinden bilir işi… hatun … kimdir bu? nedir? üzügünüm lakin gördüğüm bu; ve bağırdım durdum hep; şu alemin çoğu oğlanı kadın, çoğu kadını oğlandır. Sergiye çıkmışçasına hepsi yalan, ve hepsi dolandır… geçendi, kadınlığını kaybetmiş bir sevdiğim geldi; gece yarısını geçmişti *gece*, kimsin dedim? nesin? nerden çıktı bu hülasa, kadınlığını kaybetmişsin. etme bunu. şeklen, iki kavisli hat, bir yumuşak yürüyüşle gelmez bunun sonu. oysa senin o içini bunaltan nanenin adını ben biliyorum; bilmek boyumu geçse bile, gün olur, seziyorum. ölümsüzlük istiyorsun sen; bu gün birini alsan, yarın çocuk istesen… kıskanıyorum… arlanmaz, düzelmez bir özürüm var çünkü, doğuramıyorum… sen ister gecenin kızı ol; ben orospu çocuğu; her malın bir alıcısı var, hem malım, hem orospu çocuğu. lafların arasında bağlantılara kanca at; birer cümle atla ve cümleleri geri al aldanmak için. benim içim de ancak sen kadar, kendinden bunmuş ve her cümlesi bir başka biçim. cumartesim gel evlenelim der, pazarım lanet eder doğduğu için… sen ki benim gibi hep atasözlerinin tersine gitmek istersin… git o zaman… affetme beni…
Lakin dedim ki; sen ölülerle konuşan bir büyücüsün… çünkü ancak, ölülerle konuşan bir büyücü insan müsvettesi yapabilir kendine. derler ki sen; sormaktan kaçmak için kendine, içiyorsun bu kadar; yani derler ki sen; gömemediğin ölülerinin öldürmesinden korktuğun için seni, böylece biçiyorsun… hikayenin girişi tamam; gerisini alıp yaşadığınız ömrü hayatınızdan tamamlayın bir zahmet… ve yahut gidip, aramızda bazılarının bilerek ya da bilmeyerek yaptığı gibi; eksikken tam olun… adını söylemekten neden bu kadar tiksindiğimi bilmediğim o aynayı bulun benim gibi…
İnsan bazen yıllarca okunmasını beklemediği şeyleri bile yazabilir; umarım ayıp değil. Lafı sözü eline yüzüne sıvaşır, cinsiyeti içine bulaşır; hatırladım, ayıp… Değerdi, değmezdi tartışmasına girip uçan kuşa, mahlukata, herkese çamur edebilir… Fil dişinden sarsılmaz dediğim üç bodur kulem vardı –temel-, onların üstünde binaydım. Fakat normalleşmiş, yıkılmış biri; kabahat bulup, suç gönderip doğrultamıyorum… Bu şeyleri deyip o boku yiyen adam aynı mıdır, bilemiyorum… Sen şöylesin sen böylesin diye övgüler ve yergilerle kolay çözüm bulamıyorum… Kara büyü yapıp, ardından cadı avcısı yaratmışım kendi kendime, kaçamıyorum… Fikrinde teneşire geldikten sonra, herşey yitip durulunca kalan parçam olursa, zorda darda kalırsan, elinin telini göster gelirim; sana bir can borcum oldu, şu vakit vermeye yordam bulamıyorum…
garson… hesap canım…
g.
Popularity: 16% [?]
