Bilgi

bilgi01.jpgYazan: Tevfik Ayhan

Bilmek“, alemlerin bir kısmını kendi dilime tercüme etmiş olma, daha doğrusu buna kanaat getirmiş olma, halidir. Bu tercüme, alemleri, daha doğrusu, varsaydığım alemlerdeki varsaydığım şeylerin dışyüzlerini (attributes) ve de bunların aralarında kendiliğinden olduğunu varsaydığım bağları, kendi dilimde resmeylemektir.

Önce, boş bir tuval, belki de üzerinde tohumluk birkaç fırça darbesi olduğu halde, bilimum fırçalar (akıl dilinin iskeleti) ve yine tohumluk birkaç boya ve biçim ile başlarım.

Alemlere baktıkça tuval dolar.

Bazen, resmin bir bölgesine göz attıgımda bir de bakmışım ki, resmin bir kısmı uçmuş (unutmuşum).

Alemlere bakışımla tuvale bakışım aynı bakış değildir. Alemlere bakarken bir alemler vardır, bir de ben. Biri yer, biri bakar. Tuvale bakışımda bakanla bakılan ayrı gayrı değildir. Tuvale “baktığımda” olan ve olası alemlerin “kendilerine” bakıyorum hissiyatını taşırım, onların resmine değil.

Bazen, alemleri seyredip de birçok fırça darbesi vurduktan sonra, bir de bakarım ki bazı darbeler bir “düz çizgi”ye (ya da çembere, kareye falan) benzemiş. Buna dayanarak, boşlukları bu meyanda dolduruveririm (tümevarırım icabında). Bunu, hem daha önceden koydugum darbelerin arasına (intrapolation), hem de artık el ve göz izanı ile canımın çektiği kadar dışarılara doğru attırıveririm (extrapolation).

Bu düz çizgi ya da çember filan biçimlerini hangi cebinden çıkarıyorsun derseniz, “oraları biraz karışık” derim. Belki bunların bir kısmı hani o tuvaldeki ya da paletteki tohumluklardandır, bir kısmı da daha önce tembellikten öyle dolduruverdiğim bölgelerin biçimleridir. Zaten doldururken tembellik etmemiş olsam bile, ben bu kendi çizdiğim resme bakarken bile yarının tembelliklerine zemin hazırlamaya çalışırım icabında.

Yine tembellikten olsa gerek, tuvaldeki bilimum bölgelere bakar bakar “hah” derim, “bunlar türdaş”. Zaten bu kategorizasyon işi bendenizin çok hoşuna gider.

Hatta bir türden saydığım şeylerin bazılarının arasında daha sıkı-fıkı bir benzerlik tespit edersem (keyfime kalmış artık), bunlara da alt-kategori deyiverir, böyle hiyerarşik ilişkiler kurarım şeyler arasında.

Ve hatta aynı şeyi ayrı ayrı türlerin (ve hiyerarşilerin) altına da yazarım bazen. Kanı, “Kırmızı” şeyler kategorisine de yerleştiririm, “sıvı” şeyler kategorisine de.

Bu türlere “küme” derim (ah dilim kırılası). Derim de, sonra densizlik edip kümeye de bir şeymiş gibi muamele eder, etliyle sütlüyü karıştırıveririm. Kümeden yola çıkar (ona “şey” der), kümeleri birbirine bağlayan bir özellik (attribute) olduğunu varsayar, buna da “kümelik özelliği” gibisinden bir ad uydurur, boş işlerle iştigal ederim.

Canım çekerse (çoklukla da çeker), tuvalin bir kısmını da kendi portrem için ayırır, zamanla oraları da doldurmaya gayret gösteririm. Tabii buralarda genellikle başarısız olurum. Çünkü alemlere bakmakla kenidine bakmak aynı iş değildir. Kendi portremi çizerken de dışarıya bakarım. İçeriye de bakmaya çalışırım amma, eh oraları da biraz karışıktır anlayacağınız.

Yine canım çekerse (çoklukla da çeker), belki biraz da daha önceden çizmeye başladığım oto-portrem ile tuvaldeki başka bölgeler arasındaki (ve bu bölgelerin kendi aralarındaki) görünen benzerlikten gaz alarak, kendimi ve bu bölgeleri aynı türden sayıveririm (Bu türe “İnsan” derim, “Kaşık” diyebileceğim gibi).

Bu şeyler ile ben arasında bulduğum (ya da kurduğum) bir sürü benzerlik olabilir. Zaten bu benzerliklerden almışım gazı.

Hüsnü kuruntumdan olacak, bu şeylerin de tıpkı benim gibi bir tuval, fırçalar, ve boyalarla çalışmakta olduğunu resmederim kendi tuvalimde bazen.

Bu benzerliğe biraz da abartarak “akıl” falan dediğim de olur.

Ve hatta, bu şeylere bakıp bakıp, bu şeylerin tuvallerindeki resimlerin bazı kısımlarını da kendi tuvalimin onlarla ilintili kısımlarına eklerim (nasıl oluyorsa artık). Böylece onların bazılarını biraz daha çok tanımış olurum. Bu tanımayı onların başka özelliklerini de tuvalimde resmederek genişletirim.

Bazen daha da ileri gider bene atfettiğim birçok başka özelliği bu şeylere de atfederim. Bu kümenin tanımlayıcı özellilerinin tümüne benlik derim.

Bazen de bu benliği insan” türünden daha geniş bir kategorinin ortak özelliği imiş gibi kabul eder, insan türünü de başka birtakım özelliklere dayanarak netleştiririm (parmak sayısı, DNA yapısı filan fişmekan).

Ve hatta bazen de insan kategorisini sırf da bu diğer özellikler etrafında kurar, iki kümenin (benlik ve insanlık) birbirleriyle kesişimlerini kafama göre çizerim. (Biri birinin içinde, ya da öteki ötekinin içinde, ya da birbirlerini içermeyen vefakat kesişen kümeler gibi).

Bazen, başka insanların tuvallerinin bazı kısımlarının kendi tuvalimdeki resimlerinin, o insanlarla olan ilişkilerini kaybederim (kaynağını unuturum). Böyle kayıp resimleri, jenerik bir küme olan anonim fikirler kümesiyle ilintilendiririm.

Bazen de zaten taa başından, bu resimleri anonim biçimde alır, bunları direktman anonim fikirler bölgesine yerleştiririm.

Bu kategorizasyon, kendi tuvalimi işin içine katmadığım sürece pek bir mesele çıkarmaz.

Amma bir de kendi tuvalim girdi miydi işin içine, o işin içinden pek çıkılmaz.

Kümeler için yaptığım densizliğin bir benzeridir bu.

Buralarda gerçekle hayal, benle alemler, içiçe girer.

Yine de severim buralarda at koşturmayı. Bir giz ararım buralarda.

Huyum kurusun, bu tembellik başıma binbir iş açar. Bazen, hali hazırda kendi kendime doldurmamış olduğum bazı kısımları, o başkalarının tuvallerinin kendi tuvalimde onlara ilişkin resimlerinden alıntılar yaparak doldururum.

Böyle durumlarda o başkalarına, ve onların bilumum yetilerine duyduğum görece güven etkili olur.

Böyle güven duyduğum kişilere “otorite” der, bazen onların gözlerine ve/veya ipçik takibini uygulayışlarını kendiminkinden daha “güvenilir” sayar, düzeltiveririm icabında.

Bazen bu kişiler gözümde otorite olmasalar bile, kendi gözümle alemlerin o taraflarına erişemediğimden olsa gerek, bunları da “gerçek“ten sayıveririm .

Böyle hevesler sıklıkla başıma büyük dertler açar. Zira artık varsayımlarım iyice çoğalmıştır (onların tuvallerinin ve fırçalarının benimkiyle aynı biçimde işlediği, ve de hele onların boyalarının ve biçimlerinin benimkilerle aynı manalara geldiği filan gibi).

Hele bir de bu resimlerin menşeini unutmuşsam, vay halime.

Hele hele bir de onlar böyle benim gibi kopya çeke çeke gitmişlerse, uuuf. Sonra huylan dur.

Hep de tembel değilimdir. Yukarıdaki gibi daha birçok işgüzarlık yaptığım da olur. Örneğin bazen, “şu kırmızıya boyadığım yeri maviye boyamış olsaydım nasıl bir resim çıkardı meydana acaba?” diye içimden geçirir, tuvalin müsveddelik kısımlarına o bölgeleri öylece çizerim (Tahhayyül ederim icabında).

Buralarda da tuval aynı tuval, fırça aynı fırça, boya aynı boyadır amma, buralar olan alemlerin resmi degil, olası alemlerin resmidir. Bu bölgeleri, elimden geldiğince şöyle kalın kalın çizgilerle öteki bölgeden, yani aklımca olan alemlerin resmedildiği bölgeden, ayırır; birine “hayal mahsulü“, diğerine de “gerçek” derim (Ontolojik ayırımlar koyarım icabında).

Çoklukla, hele bir de bilim adamı filan damarım azmışsa, bu hayal mahsulü bölgelere bilgi demem. Bu tılsımlı sözcüğü gerçek bölgesiyle ilintili olarak kullanırım.

Hayal mahsulü bölgelere kısaca “hayal” dediğim de olur, bazen de bu “hayal” sözcüğünü olana dönüşmesini “arzu ettiğim” olası bölgeler için kullanırım.

Bu gerçek ve hayal bölgelerinin büyüklükleri, ve birbirlerine göre coğrafî konumları farklı farklı olabilir gözümde (keyfime kalmış).

  • Bazen, gerçek çizgisini kendi portremin etrafına çizerim (solipsist olurum icabında).
  • Bazen o varsaydığım alemlerin varlığını varsaymakla kalmaz, onların varlığına ve daha önce saydığımız daha nice varsayımların doğruluğuna kanaat getiririm (materyalist olurum icabında).

İşgüzarlıkta iyice azıtmışsam şayet, belki de yine öngörülü tembellikten, gerçek bölgesinde kategorik benzerlikler (düzenlilikler) arar, bazen de bulurum.

Bu buluşları tümevararak yaparım, ya da en azından konu komşuya böyle açıklarım.

Bu bulduğum (isteyen “uydurduğum” gibi okusun) düzenliliklere “doğa yasaları” gibi adlar koyarım.

Böylece tuvalin gerçek kısımlarını daha kolay hatırlarım. Ayrıca, bu sayede, zaman düzleminde geleceğe ilişkin tahminler yürütebilirim.

Bununla da kalmaz gerçekle hayal arasında “kategorik” farklılıklar da arar, bazen de bulurum.

Böylece gerçek ile hayal mahsulü bölgeler arasında daha tatmin edici netlikte ayrım yaparım.

Ve hatta, hayal mahsulü kısımları da kendi aralarında yine kalınca bir çizgiyle ayırır, bir tarafında “doğa yasalarına uygunhayalleri, diğer tarafında da “doğa yasalarına uygun olmayanhayalleri bırakırım.

Yukarıdakinin benzerini gerçek bölgesi için de yaparım.

Böylece tuvalde dört bölge oluşur :

  1. Gerçek ve doğa yasalarına uygun (banal gerçek);
  2. Gerçek ve doğa yasalarına uymayan (mucize);
  3. Hayal ve doğa yasalarına uyan (mümkün);
  4. Hayal ve doğa yasalarına uymayan (imkansız);

Tabii bu sınırlar da, icab ettiğinde, değişir durur. Her bir şeylerden şüphe edebilirim icabında. Gözlerimden daha çok şüpheliysem, mucize bölgesi biraz cılız kalır. Daha önce bulmuş olduğum doğa yasalarından daha çok şüpheliysem banal gerçek. vs.
Keyfe göre takılırım icabında.

Bütün bu boyalı ya da boyasız bölgeleri birarada göremem. Zira tuval büyük (ufkum kadar büyük) tuvaldir. Üzerinde çalışmak şöyle dursun, bakmak için bile bir bölgeye konsantre olmam lazımdır.

Bu tuval öyle bir anasının gözü tuvaldir ki, bir yerine bir fırça sürdüğümde birçok yerde binbir başka fırça darbesi de kendiliğinden konmuş olur. Bu, tuvalin ve fırçaların içsel (intrinsic) bir özelliğidir. Bu özellik, tuvalin belirli bolgelerini birbirine bağlayan ipçikler gibidir. Aynı şey, silme eylemi için de geçerlidir.

O kendiliginden konan fırça darbelerini -o bölgeye bakıyor olsam dahi- ilk bakışta göremem. Onları görebilmem için, gözlerimi kapatıp, daha önceden (her nasılsa) ayırdına varmış olduğum ipçikleri izlemem gerekir (bkz. Klasik mantığın, ve matematiğin en azından hatırı sayılır bir bölümünün uygulaması). Elim erdikçe bu işe koyulur, oraları teker teker kendim boyar, bir daha baktığımda ilk bakışta görülebilir kılarım.

Pimpirikliliğimden olsa gerek, ipçik takibi yöntemiyle boyadığım bölgeleri işaretler, onların bu yöntemle açığa çıkarılmış olduğunu da bir yerlere kaydederim (nereye? yine tuvalin bir tarafına). Zira takip sırasında ipler karışmış olabilir. Bu olasılıktan ötürü, bu “cins” bölgelere daha az “güvenirim”.

İcabında daha önce resmedilmiş bir kısımdan huylanır (bundan şüphe eder), oraları silip (silebildiğim kadarıyla artık) üzerini elimden geliyorsa yeniden boyarım. Bu huylanış, örneğin şöyle vuku bulabilir:

Günlerden yine birgün, ipçik takibi beni bir bolgeyi maviye boyamaya götürür. Tam gözlerimi açıp oraya mavi bir fırça darbesi atacakken, bir de bakarım ki orasını daha önce kırmızıya boyamışım. Panik yaparım. Zira bu bana resmin bir yerlerinde hata yaptığım manasına gelir. Hadise kilerdeki fare hikayesi gibidir; bir tanesini görüyorsan ihtimalen onlarcası bir yerlerde saklanıyordur. İlk önce son ipçik takibine bir daha bakarım. Olmadı, ipleri gerisin geriye takip eder, oraları buraları yeniden yoklarım. Olmadı, rastgele bölgere -daha önce hangi yöntemle boyanmış olursa olsun- deli danalar gibi saldırır, kontrol çekerim. Bazen hatayı bulur, rahatlar, meselenin icabına bakmış olurum. Bazen “kulun aklıyla gözü bu kadar olur” deyip, meseleyi sineye çekerim. Bazen bu çelişkiyi bulma çalışmalarını -şimdilik- erteler, kimisinde hakikaten de bir zaman sonra buraya geri döner, kimisinde de meseleyi mezarıma kadar götürürüm.

Tersi durum yine beni benzer huylanışlara taşıyabilir. Yani yine günlerden bir gün, bu kez alemlere bakıp da bir bölgeye “kırmızı” boya sürmek için yeltenirim. Bir de bakarım ki orası “mavi“. Yine aynı şekilde panik yaparım. Burada bir karar vermem icap etmektedir. Acaba alemler mi değişmistir bu zaman zarfınd, yoksa alemler aynı kalmış da daha önce bir hata mı yapmışımdır? Bunu kendi başıma kesin olarak bilemem. Tahmin yürütebilirim. Yürütemezsem veya emin değilsem elâleme sorarım.

Bu huylanışları dindirmek için bazen hayal bölgesinden koskoca bir bölgeyi alır, gerçek bölgesinin bir kısmıyla değiş tokuş eder, bu son durum hoşuma daha çok gitmişse öylece bırakırım.

Aksi takdirde, bu huylanışların beni taşıdığı diyarlar farklı farklı olabilir. Kah kendi gözlerimden, kah ipçik takibini uygulayışımdan, kah ipçik takibinin kendisinin tuvale ve alemlere uyumundan, kah alemlerin iki bakış arasında aynı alemler kalıp kalmadığından, ve daha nicelerinden şüpheye düşebilirim (Felsefe yaparım icabında).

Bu huylanışlardan çok çekmişimdir.

İpçikler, tuvalin olası alemler kısmında da mevcuttur. Oralarda da ipçik takibi yapabilirim. Oralarda yapmadığım tek şey, alemlere bakıp kontrol çekmektir. Böyle bir sınırlama (constraint) olmadığından, tuvalin oraları daha büyükçedir.

Peki tuvalin orasında burasında “bilgi” diye işaretlediğim bölgelerin doğruluğundan nasıl emin olabilirim? Esasen son kertede olamam.

Peki o zaman günlük hayatımda harekâtımın örgütlenmesi için gerekli olan minimum bilgi seviyesine ve gerçeklik kavrayışına nasıl sahip olabilirim? Bunun cevabı muhabettedir. Tek başına olsam bu mevzularda kıvranıp duruyor olacaktım. Halbuki muhabbet beni genel geçer bir gerçeklik kavrayışına bağlar. Buna intersübjektivite derim.

Şayet bendenizin gerçeklikle ilgili kavrayışı genel geçer (intersübjectiviteyle kurulu olan) gerçeklik anlayışından biraz fazlaca uzaklaşırsa tımarhanelik olmuşum demektir. Zira buna psikoz derler. Gerçi son kertede kimin haklı olduğu meçhuldür. Gelin görün ki içinde yaşadımız toplumlar böyle derin farklılıklara müsamaha edemiyorlar.

—————-

İlk yazılış : Paris, Bahar 1996
Son dokunuş : Nice, Ocak 2007

Bookmark the permalink.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>