Bayan B
March 28th, 2007 at 3:07 pm (Öykü)
Yazan: Özgür Erbaş
Özenle aydınlatıldığı için sanki karanlıkmış gibi görünen yatak odasında, aynanın karşısında saatlerdir kendini seyrediyordu. Çırılçıplak, dimdik durmuş, gözlerini gözlerine dikmişti. Karşısında neredeyse nefret dolu bakışlarla kendisini süzen kadından bir ses çıksa, olmadı ağzını açmaya kalksa dalacaktı içine; kafa göz girişecekti. Ama kadın, sıktığı çene kemikleri yanaklarında küçük dalgalanmalar yaratarak öylece bakıyordu. Tek kelime etmiyordu. Birden, avuç içlerinin zonkladığını fark etti. Haftada bir gittiği manikürcüsüne her seferinde hatırlatmaktan kendini alamadığı, dahası bundan tuhaf bir zevk duyduğu, ne uzun ne kısa, küt törpülenmiş, uçları beyaz zeminle kaplanıp tekrar cilalanmış tırnakları etine geçmişti. Arkasına döndü. Küçük bir parka bakan cama doğru yürüdü. Kollarını kavuşturup ayağıyla parkeyi ezerek, sigara söndürür gibi başparmağını çevirerek durdu bir süre daha. Saatlerdir ağzından çıkan ilk heceyi sanki boğazından değil de midesinden bulup getirmeye uğraşır gibiydi. Ses çıkarmakta zorlanıyormuş, yüz yıldır tek kelime etmemiş de ilk defa o anda konuşacakmış gibiydi. Boğazından düğüm düğüm, tükürüklerle birlikte geldi ilk sözü: “Senden nefret ediyorum.” Gözlerinin dolduğunu fark edemedi. Gözlerinin içi bu duyguyla o kadar doluydu ki, gözyaşları derhal buharlaşıyordu sanki.
Yatağın üzerinde bir insanın üzerindeymiş gibi sıraya sokulmuş giysilerinin başına gitti. Olay yeri inceleme birimlerinin yere çizdiği cin ali figürlerine benzetti giysilerini. Gülümseyecek gibi oldu. Durdu. Değil gülümsemek, yüzündeki tek bir kasın bile oynamasını istemiyordu. Pantolonunun içine soktuğu külotunu bulup onu giydi önce. Kupür dantel işlemeli, ağı ipek, kenarları ikişer ipten ibaretti. Bir gün önce tüm vücudundaki kıllardan kurtulmuş, “Brezilya usulü” diyerek koltuğa uzanmış, tavana diktiği gözlerini kırpmadan tüm vücudunu yoldurmuştu. Külot, beyaz teninin üzerinde, hiçbir gölgenin eşlik etmediği bir güzellikte duruyordu. Kazağın içine yerleştirdiği sutyenini çıkardı bu kez. Külotun takımıydı. Yine ipek eşlik ediyordu kupür dantele. İki göğsünün arasında küçük bir kopçayla bağlanıyordu. İri sayılabilecek memelerini derleyip topladı. Pantolonun içinden çorabını çıkardı. Yatağın kenarına ilişip siyah ipek külotlu çorabını giydi. İç çamaşırının aksine çorabı dümdüzdü. O kadar inceydi ki bacakları hafifçe islenmiş gibi görünüyordu. Siyah kot pantolonunu bir gün önce ütüleyip bıraktığı yerden aldı usulca. Yumuşacık, pamuklu kumaştan yapılmıştı. Düğmeleri elle işlenmişti ve gümüştü. Orijinal düğmelerini söktürüp yerine yenilerini takmalarını sağlamak epey zamanını almış olsa da başarmıştı. Düğmelerin üzerinde gülümseyen kuru kafalar vardı.
Sıra kokuya gelmişti. Özellikle büyük boy alıp kristal pompalı parfümlüğe doldurduğu Channel 5i yavaş yavaş sıkmaya başladı. Ayak bileklerine, bacak arasına, karnına, koltuk altlarına, gerdanına, ensesine, dirseklerinin içine ve bileklerine. En son pompayı üç kez havaya sıktı. Önce loş ışıkta zerrelerin havada asılı duruşuna baktı sonra da parfümle yüklü havanın içinden geçti. Şişeyi yerine bıraktı. Omuzlarını açıkta bırakan siyah kazağını giydi. Merserize ipten, düz, gevşek bir el örgüsüyle Uzakdoğu’da bir yerlerde yapılmış bir kazaktı. Beyaz boynu, birleştikleri yerde küçük bir çukur oluşturan köprücük kemikleri daha da belirginleşmişti. Yatağın diğer yanına geçip küçük kutudan bir çift küpe ve kolye çıkardı. İncinin etrafına oturtulmuş küçük oltu taşlarıyla çiçek motifi yapılmıştı. Küpeleri taktı, kolyenin klipsini geçirdi. Bir gün önce boyatıp fönlettiği kısa saçlarını samur kıllı fırçasıyla taradı. Uzunca bırakılmış favorilerini yanaklarında küçük kıvrımlar haline getirdi.
Mutfağa gidip ocağın yanında duran zar gibi Çin porseleni fincanın içine demlediği çayı koydu. Fincanın üzerine vuran ışık, fincanın beyaz zemininden seçiliyordu. Çayını alıp salona geçti. Büyükçe bir yudum alıp müzik setinde seçili şarkının çalması için uzaktan kumandanın düğmesine bastı. Koltuğa yerleşip ayaklarını pufa uzattı. Çoraplarından seçilen ayak parmaklarını görünce, eksik bıraktığı işi tamamlamak için fincanı sehpaya bırakıp yerinden kalktı. Yatak odasında, yatağın uyak ucunda duran siyah, el yapımı deri ayakkabılarını giydi. Topuklarının sesini duymak için cama kadar yürüdü. Kollarını kavuşturup camdan bir kez daha dışarı baktı.
Boğazından yukarı doğru çıkan tükürükleri fark etti. Sesini kaybettiğini hissetti bir an. Boğazı yanıyordu. Midesinde bulanmadan öte karıncalanmaya benzer bir his vardı. Vücudunu kurcalarcasına sesini aradı. Bulabildiği kadarıyla, bulup çıkarabildiği kadarıyla “Senden nefret ediyorum” dedi. Bu kez gözleri yaşarmamıştı. Nefret kıvılcımlarıyla canlılığına dair ipucu veren gözleri mat, sakin, kaygısızdı. Rahatlamış görünüyordu. Alışkanlıkla sol ayağının topuğunun üzerinde usulca döndü. Aynanın önünden geçerken kafasını sağa çevirdi. Bir an durup gözlerinin içine baktı, “Sakın arkanı dönme” deyip salona geçti.
Dışarıdan gelen ışıkla aydınlanmış oda, belirli aralıklarla yerleştirilmiş hoparlörlerden gelen sesle dolmuştu. Tekrar koltuğa yerleşip ayaklarını pufa uzattı. Onuncu parçaya geldiğinde çayının son yudumunu dibindeki yeşil tortuyla birlikte içti. Gözlerini yumup dinlemeye devam etti. Eleni Karaindru’nun “Sonsuzluk ve Bir Gün” albümü için tekrar tuşuna basılmıştı. Birileri aleti susturana kadar çalıp duracaktı.
Popularity: 16% [?]
