Titreme Bre Peluze, Benden Büyük Allah Var!
March 16th, 2007 at 5:12 pm (Cinselloji)
Yazan: Pınar Elmasoğlu
Bir erkeğin aşkıyla kendi hallerinden vazgeçen kadınlardan korkmak gerekir.
Bu o kadar elde olmayan bir şey gibi görünür ki âşıkken, birden kendinizi hiç de sevmediğiniz, dinlemeyi aklınıza getirmediğiniz bir grubun konserinde eğlenir bulursunuz; ya da sabah kalkıp taksiye bile yürümeye üşenen o ayaklar, Nemrut Dağı’na tırmanmaya her an hazır duruma gelmişlerdir. Olay, aşkın verdiği o fazladan enerji ve manik ruh halleri değildir. Farkında olmadan birden bire hoşlandığınız, âşık olduğunuz erkeğin ‘en benzeri’ olma yolunda azimle çabalamaya başlarsınız. Kadınca sinsi bir güdüyle onun hakkında daha fazlasını, daha fazlasını öğrenir, öğrendikçe o öğrendiklerinizin hayatınıza sızmasına izin verir, kendinize ait çoğu halden bilerek ve isteyerek, yenilmiş ama mağrur bir edayla vazgeçersiz.
Sevgili hakkında daha çok bilmek, kendini onun daha da bir benzeri kılmak, onun etrafındaki bilinmeyen alanı azaltır sizin için; daha çok bilerek sanki kendinizi daha çok korursunuz; tanımsız bir yerden gelecek tehlikelere daha bir hazırlıklı olursunuz. Âşık kaldığınız sürece, kendinize yeniliyor olmanız bile vız gelir. Sonradan da fena bir his çöker insana. Ama zaten terk edilen kadınların çektikleri ilk acı, aslında ilişki boyunca belki de isteyerek kendilerinden vazgeçebildikleri içindir. Mesela saksafon sesinden nefret eder, ama birlikteyken kendinizden geçmiş bir tavırda acayip bir soloya kurban edersiniz ruhunuzu. Ne bileyim, birden yaman bir dağcı, en kralından mağaracı filan kesilirsiniz; ya da bir bakmışsınız hayatta giymeyeceğiniz topuklular ayaklarınızda, gururla salınıyorsunuz ortalıkta.
Bu vazgeçiş-uyarlama miktarı arttıkça, sonrasındaki acı da katmerlenir. Ve işte bu haller, ey kadın dostlarım, otuzlu yaşlar artarken azalan keyiflerin yerine konmuş ‘yemek yeme’ zevkine kaptırıp, sürekli yiye yiye, artık veremediğiniz kilolarınıza bakıp da iç geçiriyor olmaktan çok daha tehlikeli bir şeydir. Velhasıl o sırada aynaya baktığınızda karşınızda titreşip duran şey, elinizi masaya vurup “titreme bre peluze benden büyük Allah var!” deyip savuşturabileceğiniz bir kâse en portakallısından peluze değil, ruhunuzun, bir erkeğe kurban ettiğiniz bizzat kendisidir.
Çoğu erkek yumuşak huylu bir kadın ister belki; ama gelin görün ki savaşçılık, dişiliğin doğasındadır. Kendi varoluşu için çabalamaktan vazgeçen kadın, varlığını bir başkasının varlığına armağan ettiği oranda özündeki bir şeylerle de cebelleşmekte, aslında her aşka düştüğünde ruhuyla da bir savaşa tutuşmaktadır. Dişilik, başlı başına çetin bir savaşımı tam da kendi içinde barındırır zira; ana olmanın kucaklayan, koruyan, kollayan, esirgeyen tavrı, bir yumuşak uyum için sizi kemirirken, savaşçı doğanız bir başka yerden kemirir. Siz bir yandan kendiniz için savaşırken, yanınızdaki adam da sizin için savaşsın istersiniz. Böyle olunca da pek bir çetrefilleşir işler; her şey düzelsin diye çabalıyorum zannederken, bizzat da kendi dokunuşunuzla karmaşıklaşıverir hayat.
Ruhunu bir erkeğin duruşuna göre ayar etmiş kadınlar, hayatlarındaki anlamları dışarıda bir şeyler üzerinden oluşturmuşlardır çoğu kez. Bu bukalemun halleri, belki ergenlikte aşık olunan ilk adamla birlikte beliriverir kimilerinde, kimilerinin ‘ilk gerçek aşk’ tanımıyla yakasına yapışır, kazak kolundan içeriye bırakılan pisipisi otu gibi içeriye doğru sinsice ilerler. Bilen bilir, pisipisi otu geriye çekilemez, bu durumda kazağı çıkarmak soğukta donmaktan evladır bazen.
Hayatına ruhunu doyuracak anlamları katamamış kimseler, bu anlamları başkaları üzerinden edinmeye hazırdırlar hep. Mekanikleşen durgun yaşamdan, mesela bir erkeğin anlamlı sevişi ile kurtaracaklardır kendilerini. Tam burada durup düşündüğüm; insanın kendi anlamının kıymetini bilmeye dair çabasının ne denli azıcık olduğudur hayat boyunca. Yegâne tutunacak şey bir sevgili olduğunda, bu sefer, ondan vazgeçmemek adına kendinden vazgeçebilir belki de insan.
Kendi benliklerine sahip kadınlar, kendi benliklerine sahip erkekleri ararlar. Bulduklarında da benlik savaşı kaçınılmazdır, uyum bir tarafın boyun eğmesi sayılır bazen, bu yüzden ve aslında ‘uyumsuzluk’ bir taraf bir tarafı vurup öldürmedikçe en şahane ilişki biçimidir.
Savruk düşüncelerin sıkıntısı yazıyı kemirip bitmeye zorladığı tam da şu anda hakkını yediğimi zannettiğim iki şeyin gönlünü almak geçiyor aklımdan:
Birincisi peluze; “Sence nedir” diye sorduğumda bir arkadaşım, “saçları bigudili, üzerinde basma bir sabahlık, sigara kokan orta yaşlı bir kadın geliyor aklıma” dedi. Bir kadının peluzeyi çağrıştırması kesinlikle iyi bir şey olmasa gerek, ama peluzenin de orta yaşlı kadın benzetmesine kurban gitmesi, nişastanın en güzel hallerinden birine kesinlikle hakaret olur diye düşünüyorum. Bu noktada da masaya elini vurduğunda titreyen peluzeye titrememesini söyleyen ve hem kadınlar hem peluzeler üzerinde mutlak hâkimiyet kurmuş dedeme kırgınım.
İkincisi, pisipisi; şahane bir ottur.
Popularity: 20% [?]

Özgür Erbaş şöyle yorumlamış:
March 19th, 2007 at 11:36 am
Pınar’ın önce güzel aklına, sonra kaleminin tadına sağlık. Bu “aşık araştırması” mevzusunda, kadının kendine ait bir dünyası olmaması ya da “birine ait olursa” varlık alde etmesi gibi hazin bir köken de var bence. Değişmekte olsa da sancısını hep birlikte çektiğimiz, yerine ne koyacağımızı kestiremediğimiz bir “yordam” işte.
Ama yine de kadınların bu çabasını, kalenin dibine hendek kazmaya da benzetiyorum. Postu sırtına atmış erkek, “büyük ve anlamlı işler yapmak için yaratılmış ellerini” gözüne siper edip uzak diyarlara bakarken, kalesinin dibinin nasıl oyulduğunu görmez. Bu sayede, kalenin dibini oyan, aynı zamanda siperin parçası haline gelir; o parça oradan çıkarsa, kale de su almaya başlar. Yani dişi kuş, “bahçesinde ebruli hanımelleri açan küçük” yuvayı yapmıştır.
Beyninin -ütü, yemek, çamaşır, bulaşık gibi- kişisel bakım için harcanacak bölümünü depoda saklayan ya da bir evin derli toplu durması için gereken onlarca minik hareketi hiç bilmeyen erkekler, işte tam bu tuzak/ surdaki deliğin içine düşüyorlar. Eh, av varsa avlayan da çıkar elbet.
Benlik sahibi kadınların, benlik sahibi adamlar araması ve sonuçta ortaya kaçınılmaz olarak “benlik” ya da “alan” kavgası çıkması ise tarifini çok güzel yaptığın “anormallik” içinde “normal” sanki. Yeni alınmış pabucunu, kimseye kaptırmak istemez kişi. Bu durumda ya pabucu pahalıya bırakacaksın, ya pabuç dilli olup alan savunması oynayıp teke tek mücadele edeceksin ya da “kanat kanada uçmayı” ve birlikte yükselmeyi öğreneceksin.
Kerem Kandemir şöyle yorumlamış:
March 22nd, 2007 at 11:42 pm
Enfes bir yazı. Büyük keyif aldım, okurken.
İki nokta var, itiraz edeceğim:
1-) Kadının doğasının ’savaşçı’ olduğunu söylemişsin ve bu atfın üzerine gitmişsin, çeşitlemelerle. ‘İnsan doğası’, erkek doğası ya da kadın doğası şeklinde ifadesini bulan kavramsallaştırmalar, felsefi/ilmi açıdan epey tehlikeli sularda seyretmeyi gerektirir. Toplumsal ve/veya evrimsel, her hangi bir mesnedi var mı, şu senin savaşçılık atfının?
2-) Kişilikli erkek ve kadınların birlikteliklerinin, ego çatışmasını kaçınılmaz kıldığını savlamışsın (kendi dilime tercüme ettim). Vallahi, Özgür’ün de belirttiği gibi, -teorik olarak- ‘kanat kanada uçmayı ve birlikte yükselmeyi öğrenmek’ mümkün olduğu gibi, aşağılık kompleksinden muzdarip ruhları benlik sahibi ya da kişilikli olarak nitelemek, biraz yüceltme olurmuş gibime geliyor. Aşağılık kompleksiyle malül şahsiyet, kanaatimce zayıf şahsiyettir. Zayıf şahsiyetlerdense, birbirleriyle çatışma da dahil, her türlü melaneti beklemek gerektiğini öğretti hayat bana.
Ne dersin?
Pınar Elmasoğlu şöyle yorumlamış:
March 23rd, 2007 at 2:42 pm
Sevgili Kerem,
İtiraz ettiğin iki nokta, yazının tümünün çatısını oluşturuyor. Konunun belirttiğin felsefi/ilmi her iki yönde de destansı dayanakları vardır elbet, ancak yazdıklarım ya da konu üzerinde hissettiklerim bilinçli olarak her iki durumdan da çıkarımlara sahip değil. Şöyle ki;
2- ( bu madde konuya dair önceliğim, o yüzden tersten başlıyorum)
Burada sözünü ettiğim çatışma “ego” ya dair hiçbir şey içermiyor. Benlik ve Ego benim için iki ayrı ve hatta çok ayrı uçta duran kavramlar. Demek istediğim daha çok “birlikte kanat kanada uçmayı öğrenmek” için önce kendin uçmayı öğrenmelisin gibi bir şey aslında. Benlik sahibi bireylerin; kadın ve erkeğin çatışması dediğimiz zaman burada kişisel alanlara dair, kişilikteki yer eden bir dolu belki sıkı sıkıya tutunulan şeylere dair, beni ben kılan pek çok şeyi sarıp sarmalayıp korumaya dair bir şeyler var. Tüm bunların içinde ise en başta kendine sahip çıkmak var, rüzgara göre yön değiştirenler bırakalım rüzgar gülleri olsun. Tüm bunlar içinde elbette her bireye ait “ego”lar da vardır; ama benim tabir yerinde ise “yüceltme” de bulunduğum biçim, egolarına yapışmaya dair değil, kendi kimliğine yapışmaya dair, bu kimliği aşk denilen illetin körlüğüne kurban etmemeye dair, kendinden vazgeçmemeye dair. Burada elbette gerçek aşkın ne olduğu konusu da yeşeriveriyor bir yerden. O da başka bir yazının konusu olsun. Beni değiştirmeye niyetlenmeyen aşkı bulmak ne kadar kolay bilmiyorum, sanırım bu durum karşımıza çoğunlukla karşı tarafın benliğine değil egolarına ait bir biçimle çıkıyor. Benim “kendim” diye tanımladığım şey “egolarım” değil, yazıda kastettiğim de egoya dair değil, kendinden vazgeçmemeye dair bir savaş ki, evet bunu yüceltiyorum, bunu hakikaten onurlu buluyorum. Yazıda sözünü ettiğim bir erkeğin aşkıyla kendinden vazgeçen kadınlar ve bu “vazgeçiş” ise tam da dediğin gibi müthiş bir zafiyet içeriyor, müthiş kompleksleri de ayağında sürüklüyor. İstemek, olmasını istemek, var etmek istemek, yapışıp diretmek; sahip olmak, ait olmak bana göre egoya dahildir, benim benlikten anladığım ise; tek başına köklerini saldığın toprağın üzerinde, yağmursuz, göz gözü görmeyen kurak bir fırtınada dahi, ayakta durabilmek, durmaya çalışmaya dair bir şey. Benlik duygusu içinde her ne olursa olsun bir yalnız başınalığı da içeriyor diye düşünüyorum; bu anlamda zafiyetler yükseldikçe, egolar ağır bastıkça karşındakini kendin yapmaya çabalıyorsun, ya da tam tersi. Kendi benliğine sahip olabilmek aslında kendini sevmekten de geçiyor. Kendini sevmeyen insanlar kendilerini başkalarının sevmesi için çok kolay ve gönüllü değiştirebiliyorlar.
1-) Kadınların savaşçılığına dair atfımın bir felsefi-ilmi açıklaması vardır elbet de benimkisi sadece hissi kablen vuku ile yazılmış idi. Dişilik sadece insanın bir türüne ait bir tanımlama değil elbet; toprak dişidir mesela, denizler dişidir. Var etmeye dair güç, var edileni saklamak, korumak, esirgemekle beraber ağırlıkla dişinin elindedir, bu da savaşçı olmayı gerektirir. “Ana” lık bu anlamda gerçekten kendinden vazgeçebilmeyi barındırır içinde, ( bin bir gecedeki Şehrazat’tan bahsediyorsam namerdim) ama gel gör ki her kadın, doğasındaki savaşçılığı bir erkeğin kolunun altında unutmaya hep razıdır, erkeklerin de var olmak için bir yanları “sığınılmak” ister zaten. Sayfalarca yazasım olduğundan şimdi aklımın köşelerinde serbestçe salınan bir dolu hissi bir başka yazıya bırakıyorum.