Üniversitede Reform ve Yeni Kuşak Öğrenciler

universite-reformu01.jpgYazan: Ekrem Düzen

Özerklik ve reform, kim için?

Üniversiteye ilişkin zaman zaman alevlenen tartışmaların çoğunlukla özerklik ekseninde ve demokratik yönetim, altyapı sorunları, akademik saygınlık gibi konular etrafında yoğunlaştığını görüyoruz. Bu tartışmalar sırasında topyekün bir çözüm olarak sık sık üniversite reformundan bahsediyoruz. Ya geri kalmışlığımızı ya ahlaki çöküntümüzü ya da yolunda gitmeyen başka şeyleri bu reformu bir türlü gerçekleştirmiyor oluşumuza bağlıyor, bu uğurda yolumuza çıkan engellerden ve engellemelerden infial duyuyoruz. Tuhaf olan, bu infial duygusunun üniversite reformuna ilişkin farklı siyasi görüşlerden hareket eden farklı kesimlerce aynı şekilde hissediliyor olması. Üniversitenin ‘şöyle’sini isteyenler de ‘böyle’sini isteyenler de hayıflanma ve içerleme hislerini hemen hemen aynı ifadelerle dile getiriyor Bazen, bazı üniversiteler ‘bizim’ istediğimiz gibi olmaya yaklaşıyor ama o sırada başka bazı üniversiteler ‘onların’ yörüngesine giriyor. Sonuçta ne kadar tartışırsak tartışalım üniversitenin kendisi ne ‘bizim’ istediğimiz gibi özerk oluyor ne de ‘onların.’

Üniversite özerkliği dar anlamda idari bir özerklik olarak algılansa da geniş anlamda kendi tanımını kendisi yapma, kendi işlev ve faaliyetlerini (amaçları ve hedefleriyle birlikte) yine kendisi belirleme olarak, kelimenin güncel değil asli anlamıyla siyasi özerklik olarak anlaşılmalıdır. Daha doğrudan söyleyecek olursak, üniversite bilim-bilgi-düşünce üretimi sorumluluk ve görevini kendi kendine üstlenmiş bir organizasyondur. Bu nedenle, doğal olarak özerk bir yapı olma durumundadır. Dolayısıyla reform dâhil her türlü değişim ve dönüşümü de bu üstlenme çerçevesinde kendi bünyesinde barındırır. Örneğin, buna en yakın yapılardan biri basındır. Basın da özerk bir yapıdır; çünkü tıpkı üniversite gibi kendi tanımını kendisi yapmakta, kendi işlev ve faaliyetlerini kendisi belirlemekte, bunların yanısıra, değişim ve dönüşümü de kendi bünyesinde barındırmaktadır. Bu demek değildir ki üniversite (ya da basın) kullanıcıların, tüketicilerin ya da yatırımcıların kabul, beklenti ve taleplerinden tümüyle bağımsız hareket eder ya da edebilir. Ayırdedici olan, üniversitenin  kabul, beklenti ve talepleri göz önünde bulundurmakla birlikte son tahlilde, tüm çıktıları (ürün, hizmet, bilgi, düşünce, yaratı, tasarım) kendi kendine tanımladığı ve üstlendiği sorumluluk ve görevler çerçevesinde gerçekleştirmesidir. Zaman zaman alevlenen tartışmaların kaynağı tam bu noktadır. Ne zaman üniversiteye, uhdesindeki tanımlarla uyumlu olmayan işler ve işlevler yüklenmeye çalışılırsa tıpkı basında söz konusu olduğu gibi o zaman özellikle özerkliği vurgulayan bir reform çağrısının yükseldiğini görüyoruz.

Öte yandan, üniversitede alttan alta gerçekleşmekte olan bir reform var aslında. Üstelik bu reform farklı siyasi anlayışlarla doğrudan ilgili olmadığı gibi pek öyle demokratik yönetim, altyapı sorunları, akademik saygınlık gibi konular çerçevesinde de değil. Sözün sonunu baştan söyleyecek olursak bu reform, farklı siyasi görüşlerin ya da güncel siyasi iktidarın değil yeni kuşak üniversite öğrencisinin üniversiteden beklentileri doğrultusunda üniversitenin yeniden biçimlenme sürecini ifade ediyor.

Yeni kuşak öğrenci üniversiteye neresinden bakıyor?

Öğrenciler açısından üniversite, çoktandır sadece naif bir umut kapısı olarak değil başlıbaşına bir yatırım aracı olarak görülüyor. Yeni kuşak öğrencilerin ezici çoğunluğu, üniversitenin her kapıyı açıp yüksek hayat standardı sağlayan bir sihirli değnek olduğunu, olması gerektiğini zannediyor. Üniversite diplomasında somutlaşmış ifadesini bulan bu sihirli değneğin gücü, dolar cinsinden ne miktar aylık ücrete karşılık geldiğiyle ölçülüyor. Üniversiteli olmak belirli bir yaşam standardını elde etmenin olmazsa olmaz koşulu kabul ediliyor ve üniversiteye neredeyse sadece bu pencereden bakılıyor. Dolayısıyla üniversite, bilim-bilgi-düşünce üreten bir oluşum olarak değil piyasa koşullarına en uygun nitelikte insan gücü imal eden bir müessese olarak kabul ediliyor. Üniversiteden beklenen, bilgi üretimi ve kullanımı döngüsüne mümkün olduğunca bulaşmadan, olası en yüksek ücretli işi garantileyecek bir diploma elde etmekten ibaret kalıyor.

Yeni kuşak öğrencinin yatırım merkezli kabul ve beklentileriyle üniversitenin üstlenmiş olduğu tanım ve amaçlar karşılaştığında, her iki cephede de çarpık oluşumlar gözlüyoruz. Üniversite cephesindeki oluşumun adı (yeni kuşak yatırımcı dalgasını göğüslemek adına) hazmı kolaylaştırılmış meslek okulu. Öğrenci cephesindeki adı ise (üniversitenin kendine özgü nitelikleriyle baş etmeye çalışırken) öfkeyle karışık silsileli hayal kırıklığı.

Tıpkı, 1950lerden itibaren ülkemizde ‘tarıma dayalı sanayi’ modelinin dayatılarak sanayiye yön verilmeye çalışılması gibi 1980lerden bu yana ‘piyasa ihtiyaçlarına dayalı üniversite’ modeli gündemde sıcak tutulmaya çalışılıyor. Ve ülkemiz her iki zokayı da iştahla yutuyor. Üniversite-piyasa işbirliğine kimsenin kolay kolay diyeceği bir sözü olacağını sanmıyorum. Bu anlamda tarıma dayalı sanayi anlayışı da tek başına olumsuz bir yaklaşım değildir. Piyasa da üniversite de dilediği kurum ve kavramla işbirliği yapabilir, birlikte çalışabilir, üretebilir. Belirli sanayi kolları da pekâlâ tarımsal faaliyetlerden kapsamlı şekilde destek alıyor alabilir. Piyasanın üniversiteden yararlanması bir şeydir, üniversitenin piyasanın ihtiyaçlarına göre vaziyet alması bambaşka bir şeydir. Ya da diğer örneğe başvuracak olursak, tarımın sanayiyi destekleyici şekilde örgütlenmesi bir şeydir, sanayinin tarım desteğine bağlı şekilde örgütlenmesi bambaşka bir şeydir. Birinciler, bir uzlaşma ya da pazarlık zemininde karşılıklı işbirliği anlamına gelirken ikinciler birinin diğerine bağımlılığına karşılık gelmektedir.

Üniversite kendini, kendi uhdeleri, kendi üstlenmeleri çerçevesinde yeniden tanımlayabilir. Ancak üniversitenin piyasa ihtiyaçlarına göre yeniden tanımlanmasını ve yapılanmasını öngörmek, böyle bir yapılanmayı üniversiteye giydirmeye çalışmak dünyayı başaşağı etmek demektir. Çünkü, uzun zaman, geniş coğrafya ve farklı yaşam biçimleri gibi bir ölçekten bakacak olursak, günün ihtiyaçları tanım gereği anlık ve geçicidir, oysa dünya devingen, etraflı ve süreklidir. Geniş ve etraflı dünyaya kıyasla anlık sayılabilecek ihtiyaçlara göre düzenlenmiş bir üniversite, değil ertesi güne hazırlanmak, yarını bile tasarlayamaz; değil bir günlük yola çıkmak, bir cigara içimlik mesafeyi bile göremez; değil farklı yaşam biçimlerini kavramak, kendi gününü bile anlayamaz. Diyelim ki piyasanın ihtiyaçlarına göre yapılanmış ve şekillenmiş bir üniversiteye kavuştuk. Bu durumda piyasa, yarın ihtiyaç duyacağı daha bugünden belli olan yeni bilgiyi, yeni teknolojiyi, yeni düşünceyi nereden bulacak? Aynı piyasa, farklı yaşam biçimlerinin ihtiyaçlarına karşılık vermesini sağlayan araştırma bulgularını kimden alacak?

Yeni kuşak üniversite öğrencisi üniversiteden kendisini günün piyasasında en geçerli eleman haline getirmesini beklemektedir. Üniversite sınavına hazırlıktan başlayarak tüm yatırımını (hem para, hem zaman, hem enerji olarak) buna göre yönlendirmektedir. Sadece üniversitenin değil kendisinin de değerini aylık ücret cinsinden hesaplamakta, mümkün olan en yüksek ücrete endekslenmiş bir hayat standardının peşinde bütün gücünü sarf etmektedir. Dev boyutlara ulaşan üniversite sınavına hazırlık sektörü sadece eksik ve çarpık okul sistemimizin değil aynı zamanda üniversite yatırımcısının iştah ve hevesinin de bir ürünüdür. Üniversitede süregelen tersine reformun başlangıç noktası tam da burasıdır. Üniversite, üniversiteye kimin ne şekilde gelebileceği (öğrenci seçimi) konusundaki söz hakkından önemli ölçüde feragat etmek, bu hakkın kendisi dışında bir mekanizma tarafından kullanılmasına razı olmak zorunda kalmış, dahası, bu durumun yaratacağı aksaklıkları kendi bünyesinde giderme ya da düzeltme zahmetini de üstlenmiştir. Dolayısıyla üniversite, daha en başından kendi tanım ve üstlenmelerinin savunusunu yapmakta zora düşmüş, bunların savunmasını yapmak zorunda kalmıştır.

Üniversitede bir değişim oluyor da bizim haberimiz mi yok?

Bundan sonrası çorap söküğü gibi gelmemekle beraber, sürece giren yabancı maddelerin önü alınamamakta, üniversite bünyesi, bunca yabancı maddeyle uğraşırken kendisinin nasıl bir tersine reform sürecine maruz kaldığını fark edememektedir. Daha üniversite sınavına hazırlıkla başlayan yeni kuşak öğrencinin yatırıma yönelik faaliyetleri diploma elde edinceye kadar devam etmektedir. Üniversite yılları boyunca devam eden bu yatırım faaliyetlerinin bir kısmı üniversitenin asli işlevleriyle çakışabilmektedir. Bu nedenle üniversite kendi asli işlerine de bir zarar geldiğini tam olarak anlamamaktadır. Giderek, hem piyasanın hem de piyasa koşullarından geniş ölçüde etkilenen öğrencinin taleplerine göre vaziyet aldığının farkına yeteri kadar varamamakta, üniversite tanımının bu çerçevede dönüşüme uğradığını zamanında algılayamamaktadır. Öncelikle özel üniversiteler ve özel üniversitelerle rekabet etme konumuna gelmiş bulunan ‘iyi’ devlet üniversiteleri, öğrenciyi elde etme ve elde tutma adına pek çok ‘mal ve hizmet’ üreten birer müesseseye dönüşmekte, ‘reklam ve promosyon’ olmaksızın hayatta kalmanın güçleştiği bir dünyada kendi reklam ve promosyon tekniklerini, taktiklerini geliştirmektedir.

Yeni kuşak üniversite yatırımcısı, üniversite yıllarında, dolar cinsinden yüksek aylık ücrete dönüştürülmesi zor görünen işlerle uğraşmak istememektedir. Daha lise yıllarında “ne işime yarayacak benim bu matematik, bu tarih, bu coğrafya, bu edebiyat” zihniyetiyle üniversiteye gelen yatırımcı, burada karşısına çıkan pek çok üniversite değer ve gereğini kendi hedefleriyle uyumlu görmediğinden dışlama ve içine girmeme tavrı geliştirmektedir. Çarpıklığın yine lise yıllarından ve hatta daha öncesinden başlıyor olduğu artık eğitimle azıcık ilgili herkesim malumu. Buna rağmen, ne öğrencilerin kendileri ne aileler ne de üniversite sınavına hazırlık sektörünün içindeki ve etrafındaki öğretmenler asıl belirleyici unsurları hesaba katıyor. Bu asıl belirleyici unsurlar ise kişisel farklılık, ilgi, eğilim, yetenek, yatkınlık, merak ve heves gibi yaratıcılık ve üretkenliğin kaynaklandığı insani özellikler. Üniversiteye bir yatırımcı olarak hazırlanan aday ve bu yatırımcı adayı hazırlayan sektör, bu insani özellikler hiç yokmuş ve bundan sonra da hiç olmayacakmış gibi o an piyasada en makbul nesne ne ise eldeki malzemeyi bu makbul nesneye dönüşecek şekilde tahrif etmeye çalışıyor. İnsani özelliklerin daha baştan göz ardı edilmesi, bu özellikler göz önüne alındığında yaratılabilecek toplumsal kazanımları daha en başından, hiç fark edilmeksizin yok olmasına yol açıyor.

Böylece, çok küçük bir grup dışında bütün adaylar kendi kişisel özellikleriyle neredeyse hiç ilgisi olmayan (hatta sıklıkla uyumsuz) ama piyasa değeri yüksek olduğu varsayılan üniversitelere/bölümlere kapağı atma peşine düşüyor. Revaçta olan bölümlere girebilenler başka, o bölümlere giremeyip şans eseri herhangi bir üniversiteye/bölüme girenler bambaşka komediler ve trajediler yaşıyor. İstediği üniversiteye/bölüme giremeyip tutturduğuna razı olanlar, ne istediğini bir türlü bilemeyip sıralamada ne rast gelirse onun kendisi için doğru olduğuna inananlar, en iyi yerlerden birine kapağı atmış olduğu halde içinde oraya ilişkin hiçbir heves barındırmayanlar, yeteneksiz olduğu bir alanda performans göstermek zorunda kalanlar ve yetenekli oldukları alanda, bir alay tesadüfen oraya düşmüş kişinin arasında daralanlar hep aynı trajikomik oyunun parçası olmaktan kurtulamıyor. Ve o tanımsız çok küçük grup dışında hemen her üniversiteli, diplomayı elde ettiği gün en büyük holdinglerin çatı katında kırmızı halıyla karşılanacağı ve banka hesabına her ay şu kadar bin dolar maaş yatacağı günün hayaliyle yatıp kalkıyor. Ülke gerçeklerinden, hayatın akışından, dahil olmayı düşündüğü holdingin o maaşı kendisine verebilmesi için kendisinin ne yapması gerektiğinden bihaber olarak. Böyle bir yatırımcı neylesin bunu sağlamayacak üniversiteyi, bölümü, bilimi, bilgiyi, düşünceyi! Böyle bir yatırımcı, kendisini, yaptığı yatırım karşılığında alacağı payın büyüklüğüyle tanımladıktan sonra, kimliğini ve kişiliğini buna endeksledikten sonra kim kimden gerçek meslek icrası, yaratıcılık, hayata katkı, ortak insani değerlere sahip çıkma, trafikte yol verme, teşekkür etme, özür dileme, kısaca kendisini ve diğer insanları adam yerine koyma bekleyebilir?

Yeni kuşak üniversite öğrencisinin bu yatırımcı ruhu üniversite tanımını ve üniversitenin üstlendiği işlev ve faaliyetleri zorlamaktadır. Üniversite, hayatta kalabilmek için bir yandan kendi düsturlarını savunacak daha sağlam zeminler aramakta diğer yandan gittikçe büyüyen bu yatırımcı kitlesiyle uzlaşma yolları aramaktadır. Piyasa ihtiyaçlarına dayalı üniversite modelinin ya da fikrinin hiçbir gerçek üniversite tanımına sığmayacağını ve hiçbir gerçek üniversite temsilcisinin bu tanımla barışık olamayacağını düşünüyorum. Bir kez daha vurgulamak gerekirse, piyasa-üniversite işbirliği değildir mesele; böyle bir işbirliğinden hem piyasa hem de üniversite kendi adlarına yararlanabilirler, yararlanmaktadırlar. Mesele şudur ki bu işbirliğini sağlamak ve sürdürmek için üniversiteyi özden ve kökten değiştirme düşüncesi ya da üniversitenin bir meslek okulu haline gelmesi talebi, eti için bülbülü öldürmekten farksızdır. Üniversiteden yüksek gelir elde etmeye yarayacak bir diploma almak mümkündür. Ama bu üniversiteden alınabilecek şeylerden sadece biridir ve en büyüğü ya da en önemlisi olduğu çok tartışmalıdır. Görülmesi gereken şudur: Eğer ortada meslek okulundan çok daha geniş ve kapsamlı bir üniversite anlayışı ve yapısı olmasaydı üniversite diploması herhangi bir meslek okulu diploması kadar bile işe yaramazdı.

Üniversitenin sahibi kimdir?

Burada daha hassas ve daha dikkatli davranması gereken ne yazık ki bir kez daha üniversitedir. Üniversite, nasıl bir reform için zorlandığının farkına varmalı, üzerine kurulu olduğu ilkelerin savunmasını yapmaktan bunların savunusunu yapar hale yeniden gelmelidir. Öncelikle üniversitenin kendisi, eğitimin gönüllülük esasına dayanmadığını hatırlamalıdır. Eğitim, öğrencinin talebi (talebenin talebi) üzerine yapılan bir faaliyet. Bu demek değildir ki eğitici öğrencinin tüm taleplerini karşılamakla yükümlüdür. Tersine, eğitici öğrencinin eğitim talebini karşılarken kendi ilke ve tanımlarını ileri sürer ve buna uymayı taahhüt eden öğrenciyle bu faaliyeti sürdürür. Öğrenci ne istediğine ilişkin talepte bulunur; eğiticinin bu talebi karşılayıp karşılamayacağı ya da nasıl karşılayacağı, eğiticinin tasarrufundadır. Öğrenci hangi konuda nasıl eğitilmesi gerektiğini biliyorsa zaten bir eğiticiye ihtiyacı yok demektir ve buradan bir eğitim faaliyeti doğmaz.

Üniversite, öğrencinin eğitim-öğretim ve bilim-bilgi-düşünce üretimine yönelik talepleriyle yatırıma ilişkin taleplerini ayırmakta dikkatli ve keskin olmak zorundadır. Eğitim ve bilim üretimine ilişkin talepler üniversitenin var-olma ve var-oluşunu sürdürme sebebidir. Bu yöndeki kapsamlı değerlendirmeler üniversitenin kendi tanım ve işlevlerini pekiştirerek geliştirmesine yardımcı olabilir. Ancak üniversite, reform ihtiyacını, eğitim ve bilime ilişkin talepleri kendi bünyesinde değerlendirme yoluyla hisseder ve hayata geçirir. Oysa yatırıma ilişkin talepler, üniversitenin kendinden menkul tanımının harici etkilerle değişmesi ve hatta belirlenmesi anlamına gelir. Bir yatırımcının, üniversitenin süreç ve üretimlerinden yararlanması ya da doğrudan veya dolaylı katkıda bulunması bir şeydir, üniversitenin kendisini yatırımcının talepleri doğrultusunda yeniden biçimlendirmesi başka bir şeydir. Yatırımcı talepleri doğrultusunda yeniden biçimlenen üniversitede bir tersine reformdan söz etmek gerekir. Bugün gerçekleşmekte olan, bu tersine reformdur.

Bu tersine reformun başlıca göstergeleri kamuoyunda adı ‘iyi’ anılan (ve öncü sıfatının da yakıştırılabileceği) üniversitelerin (tümünün değil ama maalesef çoğunun) kendi üniversitelerini, öğrencilere kolaylık sağlayıcı hale getirme çabalarıdır. Günün geçerli deyişiyle bu üniversitelerde bir tür ‘öğrenci dostu’ üniversite oluşturma çabası gözlenmektedir. Burada sadece öğrencilere sağlanan renkli ve eğlenceli (ya da göstermelik) müfredat dışı faaliyetlerden söz etmiyorum. Daha doğrudan, akademik programın öğrenci profiline göre budanıyor olmasından söz ediyorum. Seçiminde çok da fazla söz sahibi olmadığı öğrencilerin yatırıma yönelik talepleri karşısında üniversite, özgün programından ciddi tavizler verebilmekte, kendisini mümkün olduğunca aynı zamanda meslek okuluymuş gibi gösterme çabasına girebilmektedir. Bu çaba öğrenci- yatırımcının iştahını da şımarıklığını da azdırmaktan başka bir işe yaramamakta, üstelik, üniversitenin, asli değerlerini savunması gerektiği durumlarda, kendi silahlarıyla vurulmasının zeminini hazırlamaktadır. Üniversite, seçiminde karşı karşıya oturmuş olmadığı öğrencinin lütfen bir hizaya girip üniversite gereklerini yerine getirmesini sağlamaya çalışmakta, fakat pazarlığı başka türlü kesmiş olan öğrenci-yatırımcı bu çabaya burun kıvırmaktadır.

Üniversite, kendiliğinden üstlendiği tanımlarını ve bu tanımlar doğrultusunda yaptığı işleri yeniden hatırlamak ve sağlamca ortaya koymak zorundadır. Üniversite neyin nasıl öğretileceğini ve bu öğretim-öğrenim faaliyetinden yaratıcı bilgi ve düşüncenin nasıl elde edileceğini biliyor olma iddiasını taşımak, sürdürmek ve ancak bunu kabul eden öğrencinin talebini ciddiye almak durumundadır. Aksi halde üniversitenin öğrenci dostu bir yatırım alanı olmaktan da çıkıp ‘müşteri merkezli’ bir ticarethaneye dönüşmesi kaçınılmazdır. Bu bir sorumluluktur ve üniversitenin varlığını çoğulcu, demokratik, özgür ve açık bir toplumun olmazsa olmaz şartı kabul eden herkes bu sorumluluğu, farkında olsun veya olmasın, paylaşmaktadır. Asli tanımların ve değerlerin yeniden işlerlik kazanmaması durumunda şu an sahip olduğumuz ve pek de beğenmediğimiz üniversiteyi bile rahmetle anarız.

Üniversite bize, küçük çocukların nasıl beslenmesi gerektiğine ilişkin güvenilir bilgiler sağlayabilecek yegâne yapıdır. Bu yapının bu işlevi kaybetmesinde, küçük çocuklarına yemek yedirmek için peşlerinden kaşıkla koşturup evin içinde dört dönmek gerektiğini, yoksa çocuklarının aç kalıp öleceğini zanneden üniversiteli-üniversitesiz tüm ana-babaların sorumluluğu ve payı vardır.

Popularity: 13% [?]

RSS beslemeleri · TrackBack URL

Yorum Yazın