Suvari Ölmüştü; Biz Biraz Daha Yalnız Kalmıştık

suvari01.jpg

Yazan: Murat Baç

Ben genç bir asistandım, o deli bir hocaydı. Yıllar önce öldü. Ölüm haberini denizler ötesindeyken bir arkadaşımın i-meyili ile öğrendim. Geçenlerde, geçmişin elektronik kayıtları arasında gezinirken, o arkadaşımın mektubuna yazdığım yanıt çıktı karşıma. Haber verdiğin için sağol. Dediğin gibi, söylenecek pek bir şey yok. Aslında benim için söylenecek epeyce şey var. En önemlisi, hayatımda tanıdığım ilk ve tek feylezof artık yaşamıyor. Yaşama dair kafasına takılan mühim soruları sınıftan çıkar çıkmaz unutabilme (ve, Oğuz Atayca dersem, arkadaşlarıyla şakalaşarak kuliste makyajını silebilme) lüksüne ve rahatlığına sahip olmayan bu insan, Suvar Köseraif, artık yok. Bu adam yaşarken soruların kendisini sürükleyebileceği son noktaya kadar gitmeye kalkmıştı. Bu yolda giderken, bir noktada, “dürüstlük” ya ruh sağlığından olmayı ya da intihar etmeyi gerektiriyordu: birincisi oldu. Bu adamın serüvenini tüm ayrıntılarıyla bilmiyorum. Ama, onu tanıyabildiğim kadarıyla, böyle bir insanla bir daha karşılaşabileceğimi sanmıyorum. Bu dünyadan bir süvari geçti. Bu adamla üniversitede 6 yıl aynı ofisi paylaştık. Onunla yaşadığım —çoğu sevimli— olayları hiç unutmayacağım. Asistan olduğumun ertesi haftası, bana verilen odaya yerleştikten sonra, karşımdaki masanın üstünde açık bir halde duran Playboy’u görünce yaşadığım ilk şaşkınlığı, Suvar’ın benim düzeyimi ve ufkumu test etmek için sorduğu ince soruları, tepkimi ölçmek için geleneksel ahlaka çok aykırı laflar ettikten sonra dikkatle yüzümü incelemesini, bütün bu sınavları geçtiğime kanaat getirdikten sonra benimle yapmaya başladığı uzun muhabbetleri, felsefeyi böylesine içtenlikle yaşayan en azından bir insanı tanımaktan dolayı o zamanlar duyduğum mutluluğu, Suvar’ın bölümden bir hocaya insanların ortasında “Abi sınıfta çocuklara göstermek için boktan yazıya ihtiyacım var; senin vardır, versene” deyişini, “Murat, senin için kızlar diyorlar ki …” diye başlayan ve hayal gücünün derinliğini gösteren cümlelerini, bana verdiği tavuklu yemek tariflerini, genellikle fermuarını pek kapamadığı pantalonunu, çektiği fiziksel ve ruhsal acıyı, ufuktan yaklaşan bir gemiyi izler gibi ölümün yaklaşmasını izleyişini, kısa şiirlerini, bölümdeki normalperver-akademisyen bazılarının ona dair ettiği lafları, bu kafası ve yüreği süngerden mâmul insanların Suvar’a baktıkları zaman kafayı yemiş tuhaf bir adam dışında bir şey görememelerini, hatta onu bölümden atmaya çalışmalarını … bunların hiçbirini unutmayacağım. Az önce iki saat boyunca yalnız başıma bölümün çay odasında oturdum. Bu adam artık yok. Kitap sayfalarının kenarlarına düşülmüş rengarenk notlar, düşünce parçaları. Pavese’nin deyişiyle bu “yaşama uğraşı” yok. Bu insanın yokluğu gerçek dünyanın akışını ve OrtaYolperverlerin hayatını bu kadar etkilemezken bizi nasıl böyle alt-üst edebiliyor? Biz bu adama bakınca ne gördük? Biz niye bu adama bu kadar garip bir sevgi ve yakınlık duyduk? Ve şimdi niye onlar kazandı gibi hissediyoruz? Evet, sahte güven duygularına sığınan, hayatlarında hep hayata dair bir şeyleri ıskalayan, Suvar gibi bir insana zaman zaman (entelektüeliz ya) özenseler de onun yaptığını yapmak yemediği için onu kötülerken, bir yandan da kendi küçük dünyalarını yücelten güruh rahat bir nefes alabilir. “Suvar öldü, takke düştü, hakikat görüldü”. “İşte OrtaYol’dan çıkanların ve dahi utanmadan OrtaYol’la dalga geçenlerin başına gelenler, işte cami duvarları, işte eceller”. Deplasman takımı yine yenildi skor yine 1-0 hakem yine o. nokta. çocuğu kazanan ise, … kazanan ise meslekçe akademisyen ruhsal olarak memur olanlar, ve sahte üzüntüler, ve sıradanlık, ve bayağılık, çıkar hesapları, küçük düşler, alışkanlık, ilgisizlik, duyarsızlık, içtensizlik, serüvensizlik, ödleklik, bıkmışlık, her akademisyenin ihtiyacı güneyde bir yazlık, çocukların kolej taksidi, hanımın yeni paltosu, gayrı menkul, borsa, iki yüzlülük, cenaze söylevleri, rahmetlinin ardından, rahmetli şöyleydi, aslında biz, yani ben onunla, cenaze söylevleri, rahatlık, rahatlamışlık, yüreksizlik.

biz bir kişi azaldık.

ama.

aslında bunun hiç ama’sı yok ama yine de, süvarinin anısına, ve Yannis Ritsos kelimeleriyle:

     ama gizli mutluluğu
     karanlıkta görmenin, karanlığı görmenin

Popularity: 16% [?]

9 yorum »

  1. Ayça Söylemez şöyle yorumlamış:

    August 7th, 2007 at 5:08 pm

    haddim olmayarak, ben de bir kişi azaldık cümlesindeki, biz olgusunun içine kattım kendimi. hocayı ya da sizi tanıdığımdan değil, anlattıklarınız bana ‘tanıdık’ geldiği için. belki de, ortak felsefe geçmişini paylaştığımız için, ama daha çok bunları ‘anladığım’ için.
    başınız sağolsun, çok üzüldüm.

  2. Şenay Şahin şöyle yorumlamış:

    November 2nd, 2007 at 12:19 pm

    Başkalarının da o akıllı, farklı, entelektüel hocalardan değil de Suvar’dan bu kadar etkilenmiş olduğunu görmek beni sevindirdi… Aklımda 98′den beri tamamlanmamış bir Suvar tanımı taşımaktayım. “Suvar kimdi, neydi?” sorusu “Hayat ne ki?” sorusunun çok uzağında değil sanki. Cevabı, hayatı en azından ortaladıktan sonra verilebilir, iyi ihtimalle. Bazılarında, başkalarına yani çoğunluğa benzemek hevesi, isteği, hali nedense “doğuştan” olmuyor, olamıyor ve bu bazıları birbirini gördüğü anda tanıyor, hep tanışıyorlarmış gibi bir hisse kapılıyor. Suvar da öyleydi. Kendini birşeye benzetmeye çalışmadı. Birşey olayım demedi. Bütün eksik, yalan, güçsüz, çaresiz halleriyle başbaşa yaşadı. “Hayat budur, sen de bu olacaksın ama nasıl olursa olsun “sen” olabilmek iyi birşeydir” in 60 küsur yıla sığmış haliydi. Psikolojiye, rüyalara meraklı bir Lucid Dreamer olan Suvar, ölümünden sonra bu sefer benim rüyamda, bölümdeki odasının önünde kitaplarını dağıtıyor ama en değerli kitabını bana veriyordu. O hınzır adam herkese aynı yalanı söylemiştir belki ama ben yine de onur duydum… Ölümünden sonra bölümün toplantı odasında Suvar’ın kitap ve eşyalarını ayırmaya çalışan ciddi felsefecilerin ses tonunda sanki zafer duygusuyla karışık kimseye söyleyemedikleri bir sır da vardı. “Bir şey olmama”ya karşı verdikleri savaşta zafer kazanmış ama soruyorlardı. Acaba doğrusunu o mu yaptı?

  3. Oya Ölmez şöyle yorumlamış:

    January 22nd, 2008 at 2:35 pm

    Akademisyen değilim. Üniversite eğitimi de almadım. AKL mezunu, 67 yaşında bir kadınım, kendi halinde. Buraya nasıl geldiğimi de unuttum. Dolanıyordum öylesine, takıldım kaldım. Yazarı tanımam, Suvar’ı bilmem, ama bırakıp çıkamadım buradan. Bu kadar mı içten yaşanır, yaşatılır sevilenin kaybı. Çok etkilendim. Elinize sağlık. Siz bunları hissedebiliyor ve bu kadar incelikle ifade edebiliyorsanız, eminim ardınızdan sizi özleyecek çok kişi olacaktır. Sevgilerimle.

  4. Diana Sevilya şöyle yorumlamış:

    February 2nd, 2008 at 12:12 pm

    Yazının başlarında sizin bölümde okumuş gibi olup, ardından sorularınıza cevap ararken buldum kendimi. Sonlara doğru da dürüst sayıklamalarınızla gözkapaklarım dar geldi gözlerimin yuvasına. Çok cömertsiniz, bunca doğrudanlığı paylaştığınız için.

  5. Ergün Özkan şöyle yorumlamış:

    February 26th, 2008 at 5:47 pm

    Suvar Köseraif’in sınıf arkadaşıydım. Nermi Uygur,Bedia Akarsu,H.Vehbi Eralp, Takiyettin Mengüşoğlu, Teo Grunberg, Hüseyin Batuhan gibi değerli hocalarımızın seminerlerinde, bize pek konuşma fırsatı bırakmazdı. Ama konuşacak materyali, bilgisi de bizleri aşıyordu. Zekiydi… Bir felsefi soru ya da sorun karşısında, tıpkı düşmana göğüs geren ilk yürekli gladyatör gibi, her seferinde ilkönce o ayağa kalkardı konuşmak için. Sağlam bir mantığı, çarpıcı çıkarsamaları vardı. Üniversite Koridorlarında, ne zaman rastlasam o iri, siyah, körüklü ve şişman çantasını taşıyor görürdüm. Birgün sordum : ” Raif, çantanda hangi kitaplar var ? ”
    ” Hangileri,yok ki…” dedi gülerek. Sonra da ekledi: ” İçimde öyle bir okuma hırsı var ki, sanki yeryüzünün bütün kitaplarını,okumak istiyorum. Felsefi merak duygularımın dürtülerinden de kurtulamıyorum. O bakımdan, başlayıp da bitiremediğim ya da bitirmediğim birçok kitap var çantamın içinde. Yenileriyle buluşmak isteğimden ötürü belki de…” demişti. Kimbilir, belki de, çok genç yaşta öleceğini duyumsadığı, içindi, bu ‘bütün kitapları okuma’ istek ve telaşı… Toprağı bol olsun.

  6. Kürşat İNAN şöyle yorumlamış:

    March 8th, 2008 at 7:01 pm

    Derslerine düşme şanssızlığı gelmişti başıma (Başım olmadığını daha sonra anladım). 1977′den şimdiye dek örnek aldığım bir insan. Tüm tasvirlerde aynı Suvar anlatılmış, katılıyorum. Suvar insanın hayatına bir kez girer, çıkmaz. Öğrencilerime konuşurken Suvar’ın yanımda bana gülümsediğini biliyorum. Alaysı takılışlarını duyuyorum. Soruları kendime onun yerine soruyorum. İçimde yaşar ve çoğalır. Sanırım sizde de aynı! Suvar’ın kattıklarıyla köreldim ve köreldiğimde gördüğüm geçmişin körlükleriydi. Artık gözle bakmam. Çok özlüyorum suskunluklarımızı.

  7. Ergün Özkan şöyle yorumlamış:

    March 30th, 2008 at 5:37 pm

    Sevgili Kürşat İnan Bey, ” Suvar insanın hayatına bir kez girer, çıkmaz.” diyorsunuz yorum yazınızda. Gerçekten öyle; çıkmıyor… Felsefe Tartışmaları’nın 23. sayısında, Çetin Balanuye onunla ilgili bir yazı yazmış. Orada, Suvar’la ilgili olarak “…hasta ve yoksul…” nitelemesi yapmış. Dip notunda ise şöyle diyor: ” …son gidişimde kapıda şöyle bir not vardı: ‘Evinde kimsesiz, ölü olarak bulunan Suvar Köseraif’in eşyaları, muhtarası için mühürlenmiştir.”
    Çetin Balanuye’nin bu yazısı beni derinden etkiledi.
    ” Felsefe karın doyurur mu ? “… Bu soru bana ait değil. Soranı da anımsayamıyorum. O soru bana, Gerald Messadie’nin ‘Sokrates’in Karısı’ adlı romanını çağrıştırdı. O romanın bir yerinde yazar, Sokrates’i şöyle konuşturuyordu:
    ” ‘Bir dilim felsefe karşılığında, bir dilim biberli peynir ve zeytinle bir dilim ekmek vermeye var mısın ? ‘ diye sordu Kıvırcık’a Sokrates.
    ‘ Sen felsefe olarak ne veriyorsun bakalım ? ‘ ”
    Sevgili kardeşimiz Suvar, gerçi Kitapçı vitrinlerini süsleyecek yapıtlar vermedi ama ‘Bir Temellendirme Denemesi’ gibi pek çok felsefeciye ve dolayısıyla felsefeye sarsıcı bir deneme yazısı vermişti. Bugün, kitapçıların, süpermarketlerin raflarına baktığınızda, felsefe üzerine dergi ya da kitap bulamazsınız. Gazetelerin kültür sayfalarında da öyle… Sunum- istem kuralı gereği, Sofi’nin Dünyası, Ölü Ozanlar Derneği, İskambil Kağıtlarının Esrarı, Sokrates’in Karısı…v.b. gibi az çok felsefeye bulaşmış romanlar felsefeyi yazın alanına ne denli aktarabilmişlerdir, yazarlarına ne kazandırmışlardır, merak ediyorum. Yazın alanındakilerin felsefeye olan ilgileri üzerine de Nermi Uygur hocamız şöyle diyordu: ” Hemen hemen hepsine ortak olan tutumsa şu: Felsefe sorunlarına, filozofların işlediği konulara genellikle dıştan bakıyorlar. İkinci elden devşirmelerle yetiniyor çoğu. Güçlükleri kaynaklarına dek izleyenlere pek rastlanmıyor. Saygılarımla…

  8. dadal günçe şöyle yorumlamış:

    October 14th, 2008 at 5:09 pm

    Basit bir tonla sorulan zor soruların adamıydı,” saat kaç?” der gibi soruverirdi. Hiç bir şey için zaman yetmeyecekti, bunu da biliyordu. Başkaları için çok önemli olan şeyler onun için önemsizdi, onun önem verdiklerinden de başkalarının haberi yoktu.Eğitim verdiği bölümden mezun olup adını hatırlamayanlar vardı. Hayatı tersine çevirmişti. Çok az insanda çok derine işledi.

  9. Mustafa Yalçınkaya şöyle yorumlamış:

    March 6th, 2009 at 2:43 pm

    95′te sevgili Suvar hoca ile sohpet ederken ‘ Kitaplarım her geçen gün azalıyor. Her gelen bir şekilde alıyor ve farkına varmıyorum sonra da çok canım sıkılıyor. Ama beni asıl üzen, BÜ’deki bir arkadaşıma ödünç verdiğim çok değerli kitaplarımı bir daha geri alamamam.Nasıl yapar, nasıl ödünç aldığı kitabı geri vermez insan aklım almıyor.’ demişti.
    Bunun üzerine BÜ’deki malum kişiyi bulup bu kitapları -biraz zor da olsa- teslim aldım ve Suvar Hocam’ın İşçi Blokları’ndaki evinin yolunu tuttum. Kapıyı açtı. Çizgili pijamaları ve göbeği açıkta bırakan bir atletle karşıladı beni. Kitapları hiçbirşey söylemeden uzattım. Aynanın karşısına geçti. Böbeğini kaşımaya başladı. Bana bakıp en çok sevdiğim şey ayna karşısında göbeğimi umarsızca kaşımak dedi. Sonra verdiğim kitapları aldı, elleriyle okşar gibi yaptı. Cetvelini, kırmızı kalemini aldı ve çok düzenli bir şekilde bazı cümlelerin altını itinayla çizdi….kitaplığındaki çok sevdiği diğer kitapları arasında güvenli bir yere yerleştirdi.
    Suvar Hocamız son derece önemliydi bizim için. Çok şey öğrendik. Çok güldük, çok ağladık birlikte. O kadar çok özlüyorum ki onu…Sevgili Murat Baç, beni hatırlamıyorsundur ama Tahir Hocanın birkaç dersine birlikte girmiştik. Ayrıca bizi yurtdışı üniversitelerinden nasıl burs alabileceğimiz konusunda da çok detaylı bilgileri paylaşırdın sürekli..Efkarlandım yine… :-)

RSS beslemeleri · TrackBack URL

Yorum Yazın