Anne! Ben Kimim?
March 7th, 2007 at 2:12 am (Mahrem)

Yazan: Özgür Erbaş
Anne! Ben Kimim?
Öncelikle, bu sorunun muhatabının hala annem olması, benim anamın kızı olduğumu gösterir. Bunu geçersek, ülkede, kuşaklar siyasi olarak aktif oldukları yıllar ya da doğum yıllarıyla anıldığı için, annem ve babam 68’li ben de 77’liyim. Ayrıca ikisi de öğretmen, yani ben de öğretmen çocuğuyum (bunun sınıfsal açıklamaları mevzuumuz dışında kalıyor).
Hemşerilik bağları önemli bir belirleyici olduğundan kendime bir yer bulmalıyım: doğum yerim Çorum, yani Çorumluyum. Soy, baba üzerinden yürüdüğü için, nüfusa kayıtlı olduğum yer de önemli. Babamgiller Eskişehirli olduğu için, Eskişehirliyim. Hatta Eskişehir’in eskiden Mihalıçık olan ilçesinin bir bölümü Akgüney olduğundan, Mihalıçıklı mıyız Akgüneyli miyiz belli değil, bu husus da doktrinde tartışmalı.
İlk birkaç temel adımı attık sanıyorum, ama durun! Güncel kimliklerimi henüz belirlemedik. Bir kadınım, bu kritik önemde: kadın doğulmaz, kadın olunur, dendiği günden bu yana, bu da üzerinde düşünüp karar verilmesi gereken kimlik parçalarından biri. Peki tespit neye yaradı dersek, bunun ayrıca ve can sıkıcı uzunlukta yazılması gerektiği açık. Seçimi siz yapın!
İlk paragrafa dönmek şart, çünkü burada alt dallar başlıyor. Öncelikle Çorum kanadından başlayalım, ne de olsa leydiiiz först. Anneannemgiller, sanırım Hititlerden bu yana oralarda olmuşlar. Geriye doğru gidebildiğimiz kadar gittik, hep Çorum. O kadar ki, benim orta Karadeniz burun yapısı diye kestirmeden gittiğim ayrıntı, Hitit kabartmalarını görmemle, “Aha! Anneannem bir Hititli” dememi gerektirmişti. Bunun dışında, lakaplar da memleketimizde önemli ayırt edicilerden. Büyükbabamın lakabı Çomarlı Kadir Çavuş, yani biz onun torunlarıyız. Çomar, bugün Çorum yakınlarındaki barajın altında kalan, büyük tarım arazisinin adı. Büyükbabam da oralarda tarımla iştigal eden köylülerdenmiş. Balkan harbinde gencecik bir delikanlı olarak vatani görevini yapmaya gitmiş ve Çanakkale savaşından sonra bu görevini bitirebilmiş. Üstelik şu ünlü 57. Alay’da savaşmış ve bilinenin aksine 12 kişi oradan kurtulmuşlar. Bu uzun süreli görevi ona, yaya olarak Balkanlar’da gezmiş olmayı, keskin nişancı unvanını ve çavuş rütbesini getirmiş, bir de öldüğünde kendisiyle birlikte toprağa götürdüğü şarapnelleri. Büyükannem Zekiye ya da Çorum ağzıyla Zâkiye de birkaç göbek Çorumlu.
Gelelim mevzunun çatallanmaya başladığı yere: Anneannem İhsaniye, Kadir Çavuş ve Zekiye’nin ilk çocukları. Doğum yılı 1339, miladi 1923. Dedem Abdülbaki (kısaca Abdullah) Akbıyık, Erzurum’dan Çorum’a göçen bir ailenin tek oğlu, doğum tarihi 1906 (nasıl fiyakalı tarihler ama!) ve o dönemde ortaokul mezunu olmuş pek az insandan biri. Göç etme nedenlerine gelmeden önce, bir başka çatala daha girmek gerek: Dedemlerin köyünün, (ailemizin resmi tarihine göre) yarısı Dadaş, yarısı Kürt. Bu nedenle dedem ve tabiatıyla ailenin diğer fertleri, iyi derecede Kürtçe biliyor. İşin ilginci dedem Çerkezce de biliyor! Daha ilginci aile büyük bir netlikle kendisini Dadaş olarak tanımlıyor. Ama işin gerçekten en güzel yanlarından biri, dedemin annesinin Artvinli olması (ki bu bir uçtan Laz olduğum anlamına gelir) ve Erzurum ağzıyla, güzel Türkçe konuşması. Burayı daha fazla deşmeyelim diyorum.
Göç nedenine gelirsek, -yine ailemizin resmi sözlü tarihine göre- Ermeni mezalimi. Anlatılan o ki, Ermeni çetecileri, dedemin ablasına tecavüz etmiş ve o da bu nedenle intihar etmiş. Aile, yani büyük annem ve çocukları, Erzurum’dan, bir kısım akrabasının Çorum’da olduğu bilgisi nedeniyle, kağnılarda ya da yaya olarak göç etmiş. Bu noktayı ayrıntılarıyla açıklığa kavuşturamadık. Halihazırda bu ve benzeri noktalar, uluslar arası siyasette, tasarılar, kongre kararları, mahkeme kararları vs. ile yeterince tartışılıyor. Zaten benim kişisel derdim, kimin kime ne yaptığından çok, benim ne olduğum olduğuna göre, bu ayrıntının güncel soruya doyurucu ya da işe yarar bir yanıt vermesi de mümkün görünmüyor.
Sonuç olarak, imamlıktan malulen emekli olan Abdülbaki ile İhsaniye’nin hayatta kalan dört çocuğundan ikincisi olan annem Sacide’nin macerası, bambaşka bir çatal yaratıyor.
Babam, o zamanki adıyla Mihalıçık’ın bir köyüne, günün birinde bir mühendisin gelmesiyle başlayan bir aşk hikayesinin ürünü. Babaannem Mediha, köye gelen mühendis Cemalettin ile evleniyor. Cemalettin, Nalçıklı. (Buyurun buradan yakın) Nalçık, o zamanlar Sovyetler Birliği’nde yer alan Balkar Cumhuriyeti’nin başkenti. Dedemler de Çerkez.
Dedem, 1980’li yılların başında, “yurdumu özledim, bir görüp geleyim” diyerek gidiyor ve bir daha dönmüyor. Kişisel çabamla toparlayabildiğim hikaye şuydu: İkinci Dünya Savaşı’nda Stalin, “kıymetsiz asker” statüsüne koyduğu azınlıkları ön saflara sürüyor. Dedemin de içinde olduğu büyük bir grup Hitler askerlerine esir düşüyor ve esir kamplarında kalıyor. Sonra bir punduna getirip kamptan kaçmayı başarıyor, kimi yaya, kimi bulduğu bir araçla Türkiye’ye kapağı atıyor. Seçiminde Türkiye’nin savaşa girmemiş olması kadar, birilerinin ona “Türkiye’de bir sürü Çerkez var, onlar sana sahip çıkar” denmiş olmasının etkilerinden söz ediliyor, ama hangisi ağır bastı, bilinemiyor. Türkiye’ye gelen dedeme, Çerkezler en çok Eskişehir’de yaşar denmiş olsa gerek ki, hedefe kitlenmiş olarak, gelip köyü buluyor. Bu arada bir ayrıntı daha eklemek gerekir: Çerkez deyip geçmek son derece yanlış, çünkü bizimkiler kendilerine Kabartay (kendi ağızlarıyla Gabardey) der. Bu bir Çerkez boyu olup ayrıntılar Çerkezler arasında önemli farklar yaratır. (Ömrü hayatımda bir kez gittiğim Çerkez derneğinde, kimlerdensin sorusuna verdiğim Gabardeyiz yanıtının karşı tarafta yarattığı etkiyi görmeden ne demek istediğimi asla anlayamazsınız)
Dedemin Sovyetler Birliği’ndeki resmi görevi, dozer operatörlüğü, gizli görevi ise azınlık Müslümanlar’ın imamlığını yapmak. Dozer operatörü dedem, Türkiye’ye gelince doğal olarak büyük ilgi görüyor ve ailenin anlatımına göre, zamanın parasıyla milletvekili maaşına yakın paralar alarak görevini icra ediyor. Gel zaman git zaman bu evlilikten dört çocuk dünyaya geliyor, ikinci çocuk Şemsettin, ki hikayenin ilerleyen aşamalarında babam olarak karşınıza çıkacak.
Bu uzunca paragrafı kapatıp benim bulduğum hikayenin hazin sonuna gelelim: İzmir’de bir gün bir arkadaşla oradan buradan laflarken, karşımdaki kişi, “İkinci dünya Savaşı’nda Hitler ordusuyla çekilen azınlıklar” diye başlayan bir cümleye girmişti ki onu durdurdum. Ne demeye çalıştığını sorunca, “Bunda bilmeyecek ne var? Stalin’den kaçıp, kapağı Avrupa’ya atacaklarını, arkalarından çoluk çocuğunu getirebileceğini sanan azınlıklar Hitler’le birlikte çekildiler. Orada da kamplara kapatıldılar. Hatta bunların bir kısmı Türkiye’ye geldi” dedi. Ben de “peki Sovyetler onlara ne yaptı” diye sorunca, acı gerçek ortaya çıktı: Dedem vatandaşlıktan çıkarılmıştı ve 80’lerin başında çıkan afla ancak geri dönebilmişti. Orada da bir eşi ve dört çocuğu vardı. Onlara kavuşurken, burada ayrılmak zorunda kalmıştı.
Yani bizim hikayemiz, büzülen, genişleyen, çoğalan, yayılan, daralan ve nihayetinde her eklenenle daha da güzelleşen, kocaman bir dünyaydı. Şimdi, başlıktaki soruya bakıyorum da pek anlamsız görünüyor. Yine de orada kalmasını istiyorum; yazıyı, bıkmadan buraya kadar okuyanlar da fikrimi paylaşır mı merakıyla…
Popularity: 26% [?]

Nese Akbiyik şöyle yorumlamış:
May 20th, 2008 at 11:31 am
Ailemiz hakkında bir iki ilginç ayrıntı öğrenmiş oldum. :o))
Selamlar.
Neşe