Yazan: Murat Baç
Batı Kanada’ya gezme maksadıyla gitmeyi düşünüyorsanız anahtar kelime şudur: Yapmayın. Ama diyelim yapacaksınız. O durumda yeterli düzeyde bilgilenmeden harekete geçmeyin. Kanada, United States of Ignorance olarak bilinen süper memleketin kuzeyinde olan ve onlar kadar süper olamadıkları için halkının güneye yönelik muhtelif aşağılık kompleksleri geliştirdikleri soğuk, büyük, sıkıcı, zengin bir ülkedir. Batı kısımları doğusundan bir miktar daha soğuk, büyük, zengin ve sıkıcıdır. Şimdi konuyu bir batı Kanada şehri olan Edmonton üzerinde açıklamaya çalışalım. Bu şehrin insanları iki önemli başarıyla övünürler: (1) dünyanın ikinci büyük alışveriş merkezi oradadır, (2) şehrin içinden nehir geçer. Bu birinci noktayı özellikle dikkate değer bulmaktayım. West Edmonton Mall (WEM) adıyla bilinen bu garabet alışveriş sirki asgari 10 kilometre uzağında durulması gereken bir mekandır. Fakat asıl kayda değer olan, bir Edmontonlunun sizin o şehre ilk kez geldiğinizi duyunca, gözlerini kocaman açarak samimi bir merakla “WEM’e gittin mi?” diye sormasıdır. Ve bir Edmontonlu için en büyük yıkım karşısındaki yabancının umursamaz bir edayla “Gittim, ne var?” gibi bir söz sarfetmesidir. Böylesine büyük bir kâfirlik ve barbarlık örneği karşısında Edmontonlu afallar, sarsılır, kalben kırılır. Bu travmatik sahneyi bir kez gördükten sonra, Kanada’ya ve Kanadalılara ilişkin epeyce şey öğrenmiş sayılırsınız. Geçen yıllarda buralara bir Alman gazeteci gelmişti ve sonra gazetesinde şöyle yazmıştı: “Sanırım yoğurtta bulunan kültür miktarı bile buradakinden fazladır”.
Edmonton, kuruluş: 1900. Tabii ki, “kurulma” lafı Amerika ve Kanada’da şu anlama geliyor: Git yerlileri kes, doğal kaynaklarını dibine kadar sömür, oradaki halkın kültürünün kökünü kazı, çocuklarını hristiyanlaştırmak için ailelerinden ayırıp yatılı okullara yerleştir, orada çocuklara vahşet uygula, onlara yerli kültürünün ve paganizmin şeytani bir şey olduğunu belletmeye çalış, aradan 85 yıl geçtikten sonra yerli halka dönüp “we are sorry” de.
Edmonton ve onun iftihar vesilesi olan dünyanın 2. büyük alışveriş merkezi. Yapay bir plajı bulunan ve ortasında bir korsan gemisinin olduğu yapay bir gölü bile olan sersem ve sersemletici varlık. Alışveriş merkezleriyle ve de özellikle onun büyüklüğüyle övünen ve de en temel olarak bununla övünen bir şehirlinin ruh hali, incelenmeye değer bir fenomendir. Ben oradayken, bir keresinde 5-10 kişi oturup kahve-çay içiyorduk. Kanadalılar, çoğunlukla olduğu gibi WEM’den sözediyorlardı. İsrailli bir adam vardı, çok konuşmazdı. Dinledi dinledi, sonra şöyle dedi: “Tabii bir toplumda nitelik olmazsa nicelik onun yerini alır.” Kanadalıların o anki surat şekilleri unutulmaz bir “Edmonton Hatırası” olarak tarihteki ve zihnimdeki yerini aldı.
Aristoteles, nitelik ve niceliğin farklı ontolojik kategoriler olduğunu düşünmüştü. Belli ki dünyada göreceği daha çok şey varmış.
Batı Kanada’nın dağları hususu. Bu ayrı bi mevzu. Rocky Mountains denen sıradağlar Kuzey Amerika’nın batısında olup, güneyde New Mexico’dan, kuzeyde Kanada’nın British Columbia’sına kadar uzanır. Benim tırmandığım ve kamp yaptığım alan, Rocky Mountains’ın —ki halk arasında “Rockies” namıyla maruftur— Alberta-British Columbia sınırı civarındaki bölgedeydi. Ben ve birlikte olduğum insanlar, ciddi anlamda dağcı olmadığımız için kendimize mütevazi hedefler seçtik. İlk gittiğimiz yer Kananaskis bölgesi idi; bir sonraki tırmanışımızda ise Kanada içindeki Rockies’in en yüksek tepesi olan Mount Robson (3954 m) civarında kamp kurduk. (“En yüksek tepe” lafı çok mütevazi gelmiyor kulağa tabii. Ama biz dağın en zorlu kısımlarına çıkmadık.) Kananaskis süper bir deneyimdi. Dört gün geçirdik orada. Düz yürüyüş boyunca yanımızdan atlı “ranger”ler geçtikçe ben “az sonra Yüzbaşı Tommiks, Doktor ve Konyakçı geliyorlar” havasına girmeye başladım. Üçüncü gün tırmanmanın sonunda, yemyeşil bir tepenin üzerinde iki tane muhteşem, masmavi göl çıktı karşımıza.
Benzer durumları ikinci tırmanışımızda şelalelerle çevrili Robson Dağında da yaşadık. Tırmanış sırasında hafiften yağan yağmur zaman zaman yürüyüşü zorlaştırdı ama yağmur sonrasının taze toprak kokusu, ıslak yapraklardan süzülen güneş ve yağmur sonrası gün ışığının karlı-sisli tepelere vurmasının akıldışı görüntüsü her şeye değdi. Rockies’e tırmanmanın tek riskli yanı “grizzly” türünde, kahverengi postlu ayıların yiyecek bulabilmek için insanların olduğu bölgelere yaklaşması. Tabii tırmanırken önemli bir muhabbet (daha doğrusu geyik) malzemesi sunuyor ayılar. Ayrıca kültürel ve dilsel açıdan bir öğrenme deneyimi sağladılar. Çünkü hayvan adları kullanılarak yapılan yakıştırmaların ne kadar evrensellikten uzak olduklarını garip bir muhabbet sayesinde farkettim. Tırmanış sırasında laf olsun diye “biz Türkler kesinlikle ayılardan korkmayız; bilakis onlara ehliyet verip trafiğe çıkarır, hatta bakan yaparız. Mecliste ayılar oldukça dengeli bir oranda temsil edilerler…” gibi kendime göre geyiksel bir havada konuşup eğlenirken, yanımdaki Kanadalıların bana dönüp ciddi bir ifadeyle yüzüme baktıklarını ve tahminen kafalarından “acaba oksijen fazlasından mı böyle oldu” gibi düşünceler geçirdiklerini farkettim. Sonra dank etti: ayı kelimesinin (ve diğer hayvan adlarının) yan-anlamları, bu adamlar için aynı değil ki. Yoksa neden futbol ve hokey takımlarının adlarını, örneğin, Boston Ayıları, San Jose Köpekbalıkları, Pittsburgh Penguenleri, Anaheim’in Babayiğit Ördekleri gibi ipe-sapa gelmez ve takımı destekleyen ahaliyi utançtan yerin dibine geçirip, muhitlerinde maytapa alınmadan yürüyemez hale getirecek bir şekilde seçsinler ki? Bir diğer gözlem: Tabii ortada az-çok bir ayı tehlikesi falan vardı ama kamp yapılabilecek alanları, Kanadalı görevliler (yani, dağ devriyesi) öyle anormal bir disiplinle organize ediyordu ki, doğayla başbaşa olma duygusundan çok takıntılı memur tipli şahısların tanzim ettiği bir ortaöğretim tatil kampına geldik havasına giriyordu insan. Örneğin sabah kalkınca o bölgedeki turistlerin yakacağı günlük odun kesilmiş ve seyyar tuvaletlerdeki tuvalet kağıtları —evet aynen böyle— yenilenmiş olarak buluyordunuz. Ve burası bir dağbaşı. Bu özenin ve düzenin arkasında müsbet faktörler bulmaya eğilimli olanlar olabilir (medeniyet, duyarlılık, vay be helal olsun, ve saire). Oysa bu özenin ve düzenin arkasında o insanların rahatlarına düşkünlüğü ve daha çok da organize etme takıntısı yatıyor. O derece ki, insan böyle bir ortamda dağ devriyelerinin sabah erken kalkıp, dağda ikamet etmekte olan ayıları içtima düzeninde dizip, tırnak ve temizlik kontrolü yaptıklarından şüphe ediyor. Ayıların oralarda insanlara saldırdığını pek sanmıyorum. Başlarda biraz saldırdılarsa da, Kanadalılar tahminen onları hemen dava edip tazminat yoluyla sindirmişlerdir.
Düzen ve güvenlik ve hijyen. Amerika kıtasının kuzeyine yayılan zihin-özürlü-iki-kardeş-ülke’sinin ürkütücü kültürel-ideolojik temeli. Yeni dünya düzeninin normatif çeşmesi. Hazin bir sonun ilk resimleri.
İsteyen Kanadalıya, makul bir meblağ karşılığı teslimatı yapılabilecek alakasız bir soru: “Neden bu topraklarda pek doğru dürüst şair yetişmiyor?” Bu ansiklopedi maddesinin sonu.
Bir yazıyı okurken, yüksek sesle (kahkahalarla) güldüğüm o kadar nadirdir ki… Muratcığım, ellerine sağlık. Şu an, yirmi dakika öncesine göre, ömrümü epey uzamış gibi hissediyorum.
Kuşkusuz, Kanadalı ve Amerikalı ahalilerle ilgili yazdıklarını okurken bu denli eğlenmiş olmamın, patolojik bir yanı da var: Kendi memleketimin hal-i pür melali beni öylsine rahatsız ediyor ki, başka halkların içinde devindikleri ahval ve şerait, bir nevii, benim için teselli oluyor. Kendi yazılarımdan birinde belirttiğim üzere, ‘elle gelen, düğün, bayram’ misali.
Lakin, yiğidi öldürsek bile hakkını yememek gerek, diye düşünenlerdenim. Kanada ahalisi, duyduğum kadarıyla, hem güneyli komşularından hem de bizden farklı olarak, pek barışçı, pek munis, pek zararsız insanlarmış.
Tabii, ferdin, bitkilere mi yoksa tehlikeli hayvanlara mı benzeyen halklarla birlikte yaşamayı tercih edeceği sorusuna yanıt aramak, şu anda beni aşıyor.
……………..
Bu yazının tadı öylesine damağımda kaldı ki, senden gelecek diğer eserler konusunda şimdiden sabırsızlanmaya başaldım. Bizi çok bekletmezsin inşalah.
Kanada’da doğru dürüst şair de yetişiyor. McGill mezunu Leonard Cohen şarkı sözü yazarı olduğu gibi bir şairdir de. “Let Us Compare Mythologies” (1956) kitabı Kanada edebiyatı derslerinde okutulur, Kanadalı hocamız var oradan biliyoz. Margaret Atwood’un da şiirleri var, onları da bilen okuyan yazsın; yanlış anlaşılmalar ortadan kalksın.
Tek başına Leonard Cohen bir milletin istikbalini kurtarabilir mi acaba ? Buradaki önermeleri ‘olmayan siyah kuğu’ ya benzeterek yanlışlama çabası içine girmesek dünya daha farklı olurdu sanki.