Orantısız Güç Kullanan Yalnız Kalır

mudfight01.jpg

Yazan: Özgür Erbaş

Çocukların çocukluk yapabildikleri bir mahallede büyüdüm. Bahçelerden meyve çalmanın meşru bir hırsızlık olduğu, aşırdıklarımızın “göz hakkıdır” denilerek ikram edilenlerden bile tatlı geldiği zamanlar… Onlarca çocuk, günün hemen her saatinde bir arada, arkadaş, dost… Büyüklere karşı ağız birliği eden, kendi sırları olan, o sırlar üzerine yeminler eden, oyunlar oynayan, kurallar koyan, kurallara uymayanlara verilecek cezaları birlikte belirleyen, yargılamasını yapıp infazını birlikte üstlenen çocuklardık. Sosyolojide bu sürece toplumsallaşma deniliyor bildiğim kadarıyla, ama ben meslek gereği hukuksallaşma diyorum.

Günlerden bir gün, her zaman oynadıklarımızdan başka bir oyun oynamaya karar verdik: Savaş oyunu ya da savaşcılık. Mahallenin çocukları, “yukarı” ve “aşağı” olarak ikiye ayrıldık. Kaldı ki bu aslında var olan bir ayrımın adının konmasından başka bir şey değildi. Çünkü yukarı mahalledekiler her ne hikmetse biraz daha zenginmiş gibi bir hissimiz vardı. Sınır hepimizin en sevdiği ve doğası gereği tarafsız olan bakkaldı. Bakkalın önünden geçen sokak, sınırdı. Buradan yukarı ve aşağı geçişler kesinlikle yasaktı, yakalanan cezasına katlanacaktı. Silah üzerinde anlaşıldı; yumuşak çamurdan gülleler. Ekipler belirlendi; her ekipte bir uzun, bir şişman, bir kız bir de küçük olması esastı. Küçükler taşıma işlerine yardım edecek, mümkünse onlara ateş edilmeyecek, esir alınmayacaklar, alınsalar bile derhal ekibine teslim edileceklerdi. Teslimat noktası da doğal olarak, sınır yani bakkalın önüydü. Hatta gerekirse bakkala getirip bırakabilirlerdi. Yani onlar bu oyunun, “hakları en fazla korunan” tarafıydılar.

Her ekibin birer lideri vardı. Liderler zaten kararları alan kişilerdi, ikisinin arasında uzun zamandır bir çekişme vardı. Böylece lider seçiminde bir zorluk çıkmadı. Liderler birer yardımcı atadılar. Bizim liderimiz bir ajan da bulmuştu üstelik. Mahallenin sevimli delilerinden hatta çocuk yaştaki tek delisiydi. Fiziksel zorlukları vardı, yaşıtlarına göre gelişimi geri kalıyordu, çok ağlıyordu, dayak yiyordu. Oyunlara katılmasına pek izin verilmiyordu. Ama işte talih ona da gülmüştü ve bizim liderimiz savaşçılık oyununda ona “büyük hizmetler” düştüğünü ve “tarihi bir misyonu” olduğunu söylemişti. Ajanımızın tek yapması gereken, iki ekip arasında dolaşmaktan ibaretti. Karşı taraf onun oyunda olduğunu bilmiyordu, onun da ağzını sıkı tutması gerekiyordu. Karşı tarafın cephaneliğinin yerini öğrenecek, ne kadar silahları olduğunu bize bildirecek ve tabii saldırı hatlarını nereye yerleştirdiklerini bize fısıldayacaktı. Böylece biz daha güvende ve daha güçlü olacaktık. Tüm bu hizmetleri tabii ki karşılıksız kalmayacaktı. Ödülün benim ona vereceğim bir öpücük olduğunu çok sonra öğrendim.

Ekipler karargahlarına çekildi. Önce büyük bir çukur açıp içini suyla doldurduk. Koca bir çamur oluşturup toplarımızı yapmaya giriştik. Kuruyup dağılmalarını önlemek amacıyla arada bir toplarımızı sulaması için başına birini diktik. Yeteri kadar top yaptıktan sonra “ava” çıktık. Evlerin arka bahçelerinde, ağaç altlarında karşı tarafın askerlerini arıyorduk. İlk toplar hedeflerini bulduktan sonra meydan savaşı başladı. Hızlı vurkaçlar yapıyor, karşı tarafı alt etmeye çalışıyorduk. Karşı tarafın lideri bizim lideri kovalayıp adil bir savaşın sürmesine çabalıyordu. Derken ajanımızdan ilk istihbarat raporu geldi; cephaneliğin yerini ve mermileri tespit etmişti. Saldırı planımızı yaptık, iki kişilik bir tim oluşturacak, gizlice cephaneliğe dalacak ve toplarını dağıtacaktık. Dikkatlerinin dağılması için iki tavşan onları peşlerine takacaktı. Planımız kısmen başarılı oldu, çünkü biz onların toplarını dağıtmaya başlamışken liderleri çöplüğüne geri döndü. Bizim vurucu tim, gözleri ve dişleri çamura bulanmış suratlarının içinde parıldayarak üsse geri döndü. Askerlerinin rezil edilmesine çok sinirlenen liderimiz yeni planını açıkladı: katkılı bombalar yapmak. Çamur bombalar, meyve çürükleri, şeftali çekirdekleriyle desteklenecekti. Ufaklıklar meyve çürükleri aramaya gitti. Büyük hızla yeni bombalar yapıldı. İlk hedefler vurulmaya başlandığında, yüzlerindeki garip acı ifadesiyle karnımıza ağrılar girene kadar güldük. Çamurun içinden çıkıp değdikleri yeri kızartan çekirdekler, hızlarını kesiyor, bombanın isabet ettiği kişi, ağlayacak gibi oluyor, ama savaş alanını bırakıp gidemiyordu. Zevkten gözümüz dönmüştü ve tabii muzaffer komutanımızla gurur duymuş, ona olan hayranlığımız bir kat daha artmıştı. Çığlıklar atarak oyuna devam ediyorduk. Arkadaşlarımızın ağlamaklı ifadeleri, artık gülmeyen yüzleri bile içimizi acıtmıyordu. Yukarı mahallenin ezici üstünlüğünü kabul edip koyacağımız kurallara uyacaklarını açıklamalarını bekliyorduk. Zaferin gelmesi an meselesiydi. Ama plan istediğimiz gibi gitmedi, aşağı mahalle direniyordu. Bir süre sonra, liderleri liderimizi bakkalın önünde bir görüşmeye çağırdı. İkişer koruma eşliğinde liderler tarafsız bölgede, silahsız olarak buluştular. Liderleri, oyunun kuralını ihlal ettiğimizi söyledi. Bizi yasak silah kullanmak, küçüklere ve cephaneliğe saldırmakla suçladı ve “Ya kurallara uyun ya da oyun bitsin” dedi. Liderimiz başını geriye atarak, “Savaşıyoruz ve yenileneceğinizi anlayınca mızmızlanmaya başladınız” diyerek öneriyi reddetti. Bunun üzerine, “Madem oyunun kurallarını bozdunuz, sonuçlarına katlanacaksınız” diyerek dönüp giden liderin arkasından bakmak bize düştü. İçimden hafif bir korku geçse de mütarekeyi kazanmış olmakla o kadar meşguldüm ki savaşı kazanıp kazanmamak gibi bir derdim yoktu.

Taraflar bölgelerine geçti, hazırlıklar hızlandı, suratlar asıldı. Bu arada yaptıklarımızda haklı olduğumuza kendimizi ikna etmeye çalışıyorduk, ama başaramıyorduk. Haksızdık. Biliyorduk. Yine de tüm bunların üzerini örtecek bir zafer istiyorduk. Çünkü bu bir sınır savaşıydı. Kazanan taraf, diğerini kendi tarafına sokmayacaktı. Kaybedenler, mahalleyi boydan boya aşan yolu yürümek yerine arka sokaklardan gelip gideceklerdi. Eğer kuralı ihlal edersen başına geleceklere katlanacak, üzerine su sıkılması ya da kedi atılması, tüftüfle vurulmak gibi cezaları sineye çekecektin. Yani ganimet de ceza da yüklüydü.

Cephanelik ve karargah kaydırıldı, silahlar çoğaltıldı ve büyük taarruz başladı. Karşı taraf atağa kalktı, en önde liderleri vardı. Kucağına aldığı topları hızla üzerimize atarak, kin dolu gözlerini liderimizin gözünden ayırmadan geliyordu. Ufaklıklar top arabası taşıyor, liderlerinin elinin boş kalmasına izin vermiyorlardı. Geri çekilerek atış yapmaya devam etsek de ilk şaşkınlıkta baskın yemiştik. Üstelik kafamıza yediğimiz toplar, beynimizi delip geçecek kadar sertti. Kaçarken ensemde patlayanı elimle yokladım ve içinde taş olduğunu anladım. Avazım çıktığı kadar bağırıyordum, “Topların içinde taş var!”
Göz açıp kapayana kadar cephaneliğimiz, karargahımız darmadağın oldu. Üstümüz başımız paralanmış, baştan aşağı çamura batmıştık. Hepimizi bağladılar. Komutan yardımcısı ve kız olduğum için beni esir almaya kalktılar. Tekme tokat, ısırık tırmık giriştim üzerime gelenlere. Beni bıraktılar. Boğazıma dizilen yumruları yutamıyordum, ama ağlayamayacak kadar sinirliydim. Karşımıza geçip keyifle güldüler ve ağır ağır toparlanıp gittiler.
Yenilmiştik, üstelik gururumuz kırılmıştı. Mahallenin onlara kalmış olmasıyla ilgilenemeyecek kadar ruhumuzun aldığı yaralarla ve kafamızdaki yumrularla meşguldük. Aşağı mahallenin yoksul çocukları bizi yenmişti. Liderimiz sesini çıkarmadan önüne bakıyor, çamur çukurunu karıştırıyordu.
Mahalle usul usul akşama hazırlanıyor, kızartma kokuları, yeni kesilmiş karpuz kokularıyla buluşuyordu. Evlerimize doğru gitmeye hazırlanırken bizim ajan belirdi. Onu tamamen unutmuştuk. Liderimizin önünde dikelip “Siz başlattınız” dedi. Durduk. Liderimiz kalan son gücüyle, “ne diyorsun sen” diye bağırdı. O sakince tekrarladı, “Siz başlattınız”. Sonra devam etti, “yasak bombaları ilk siz yaptınız. Üstelik onların lideri sizi uyardı, ama dinlemediniz. Bana vaadini de yerine getirmedin” Neymiş o vaat, diye öne atıldım. Lider onu susturmaya kalktı, ama nafile. “Hani beni öpecekti” diyerek çenesiyle beni gösterince bu kez lider önde ben arkada koşmaya başladık. Bir yandan “ona yalan söyledim, böyle bir şeye izin verir miyim” diye bağırıyor, bir yandan da var gücüyle kaçıyordu. Bu lafın üzerine kovalamacaya ajan da katıldı; nihayet lideri yakaladık. Ben bir tekme savurdum, ajan da arkama saklanıp ağız dolusu küfür etti. Ona küstüğümüzü ilan edip eve doğru yollandık. Yolda ajan bana dönüp, “Yaptığınızı onlara ben söyledim” dedi. Bizi sattığı için bir tekme de ona attım. Bir yandan tek ayağı üzerinde sekerken diğer yandan alacağını tahsil etmeye çalışıyordu. Birbirimize girdik. Sonra lider araya girip bizi ayırdı ve kısmi iç savaşa son verip, “Birlik olmazsak bu aşağı mahalle canımıza okur” dedi. Birlikte yürümeye başladık.
Çocuğunu karşısında gören anneler, tiz sesler çıkararak “Çabuk banyoya” diye bağırıyordu. Sofradan kalkmak için her akşam aile içi olay çıkaran bizler, sakince yerimizde oturuyorduk. Normalde saklambaç saatimiz gelip çatmıştı. Bisikletinin üzerinde, saklambaç saatinin geldiğini ilan eden, ellerini bırakarak sokağı bir uçtan bir uca geçen arkadaşımız da ortalıkta yoktu. Yine de çıktık dışarı. Aşağı mahalleden ses seda yoktu. Bahçe duvarına dizilip oturduk. Bizi yanlarına çağırmalarını bekliyorduk, ama olmadı. O gece dışarı çıkmadılar. Biz de saklambaç oynayamadık.
Oyunun kuralını ihlal etmiştik, yalnız kalmıştık. Arkadaşlarımız bizi terk etmişti. Ertesi sabah yeniden toplandık. Barış istiyorduk. Bu kez bahçelerimizden güzel meyveler topladık. Lider önde, biz arkada aşağı mahalleye gitmek üzere yola koyulduk. Önce sınırda durdurulduk. Geçiş izni alıp devam ettik. Özür diledik. Liderleri bir süre sustu ve ardından, “Keşke bunu yapmasaydınız. Biz bundan sonra size nasıl güveneceğiz?” dedi. Bir şeftali alıp yemeye başladı. Ganimeti alıp bizi kibarca kovdular.

Ne mahallenin, ne saklambaçın, ne oyunun ne de kavganın tadı kalmıştı. Güç peşinde koşarken arkadaşlarımızdan ve oyundan olmuştuk. Böyle bir kırılmanın tamirinin olmadığını öğrendik hep birlikte. Bazı hataların yapılmayacağını, bazılarının adının hata olmadığını.

Popularity: 17% [?]

1 yorum »

  1. Kerem Kandemir şöyle yorumlamış:

    February 15th, 2007 at 8:08 am

    Fikrini sorduklarım, ağız birliği etmişçesine, bu öyküyü beğendiklerini söyleyip duruyorlardı. Hakları varmış. Tek kelimeyle yorumlamaya izin verseydik, “Enfes,” yazıp bırakmak isterdim. Lakin, nedenselleştirmeyi şart koştuk.

    Çocuk ağzından anlatımları sevmem oysa ki. Zira, çocuklar genelde psikopat olurlar ve olayları onların ağzından anlatan yetişkin yaştaki yazarlar da yalancı olurlar. Çocukken içinde devindikleri psikopatik halet-i ruhiyeyi okurdn gizlemek isterler. Haliyle, ortaya çıkan eserler de, inandırıcılıktan uzak ve -en azından benim için- mide bulandırıcı olur.

    Özgürcüğümün yetişkin zihninin dolayımı, çocuklara ve psikopatlara özgü o çirkin ruhsal devinimleri, cesurca yansıtmış.

    Edebi açıdansa, söyleyebileceğim çok fazla şey yok. Yalın ve tınısıyla beni cezbeden bir dil.
    ………..

    Yukarıdaki yorumlarıma paralel olarak, bir de varsayımda bulunayım: Savaşı siz kazanmış olsaydınız, yaptığınızın yanlışlığını görmeniz ya çok gecikecek ya da -en kötü senaryoda- imkansız hale gelecekti. Oysa ki, mantıken, hakkın kimden yana tecelli ettiği, kimin güçlü, kimin güçsüz olduğundan bağımsızdır. Yaşadığımız dünyada ise, gücetaparlık yüzünden, güçlüler, aynı zamanda haklı oluyorlar; cinnetle malül dünya halkların gözünde.

RSS beslemeleri · TrackBack URL

Yorum Yazın