Oluş

genesis01.jpg

Yazan: Tevfik Ayhan

————

Olmak istemem; isteyemem. Olurum.

Olunca isteyebilirim. Olmadan istenmez.

Olunca da olagelmeyi arzu ederim. Varlığımın devamı bana ehemmiyetli gelir.

Dünyaya geldiğimde (ki buna epeyce sonra ayarım), ben yoktur benim için ortalarda. Zamanla, çevremle ben arasina bir çit çekerim. Ben olurum icabında.

Bu çiti nasıl çektiğim bir muammadır. Amma, herhalde bunu mümkün kılan, çektiğim acılardır. Ellerimden biri acı çekmese, onu ihtimalen kendimden saymazdım. Ya da belki çok sonraları, acı çeken bedenimin ayrılmaz bir parçası olduğunu anladığımda, onu bedenime dahil ederdim.

Evet, benin ilk gördüğüm sınırı bedendir.

Ama kendi başına beden nedir? Canlı bedenle ölü bedeni ayırt eden nedir ? Ölümden hemen önce ve hemen sonra, aynı yapı taşları yok mudur o bedende?

Bu fark candır, can.

Can, bedenin sihirli iç hareketidir. Bedenin birbirinden ayrı yapı taşlarını hareketli bir sistemin parçası kılan candır.

Canı ayırt etmemse, en başta hareket sayesinde olur. Bitkilerin de canlı olduğunu, daha zor anlarım. Çünkü onların iç ve dış hareketleri çok yavaş olur. Onların canlı olduğunu anlamam, ölümlerine şahit olmakla olur. Ya da bunu birinden duyar inanırım.

Sevdiklerimden birinin ölümüyle ölümle tanışırım. Canın çıktığını görürüm. Kendi ölümüm ilk önce uzak bir ihtimal olarak belirir gözümde. Bu bile, beni korkulara gark etmeye yeter. Sonra anlarim ki, ölümden kaçış yok.

Ve er geç, şu inanca sahip olurum : Varım, canlıyım, ve fâniyim.

Bu olunca, olduğumun ayırdına varırım.

Daha sonra anlarım ki, her canlı bu inanca sahip degil. Bu inancın varlığı beni başka canlılardan farklı kılar.

Felsefî özne olurum icabinda.

Sonraları, kendi varlığımdan şüphelenirsem eğer, kendime çıpa noktası olarak şunlardan birini seçebilirim:

  • Zevk alıyorum, öyleyse varım;
  • Acı çekiyorum, öyleyse varım;
  • Düşünüyorum, öyleyse varım.

Bunlar da kesmezse şayet beni, sopalık olmuşumdur o zaman.

——————-

İlk yazılış : Nice, Aralik 2006
Son dokunuş : Nice, Ocak 2007

Popularity: 26% [?]

11 yorum »

  1. tuncblake şöyle yorumlamış:

    February 6th, 2007 at 1:18 am

    Ben varsın demedikçe, varolamazsin hey Tevfik Efendi. Bu yazıyı okuyanlar olmazsa ve sana yorum yazmazlarsa varlığa atacağın hiçbir çapa tutmayacaktır! Çapayı at! Varlığın delili muhabbetine ortak olan, ötekilerdir!

  2. Ahmed-i Mursi şöyle yorumlamış:

    February 6th, 2007 at 10:00 am

    Dear Mr Tuncblake,

    Tarzan Jane’e rastlayana kadar kendi varlığı konusunda şüphe içinde mi kıvranıyordu? Bunu mu diyorsunuz?

  3. Tevfik Ayhan şöyle yorumlamış:

    February 6th, 2007 at 9:47 pm

    “Varol” Ahmed-i Mursî.

    Tunc Blake: Seni ’sen varsın’ demem kesiyorsa diyecek bir şey yok. Ama birçoklarını bu kesmeyeceği için daha dipten örnekler vermiş idik. Çünkü söyleyen dış dünyanın bir parçası. Dış dünyanın varlığı ise “ben”‘in varlığından çok daha sallantıda.

    “Ben”in varlığı intersübjektviteyle belirlenemeyecek kadar hassas bir mevzu. “Ben” yoksa intersübjektvitenin kurulduğuna karar verebilecek kimse yok.

    Yanlış anlaşılmasın; muhabbetin önemini azımsıyoruz zannedilmesin. Muhabbet elbette ki çok önemli. Bizleri “gerçeklik” dedigimiz hikayeye sıkı sıkıya bağlayan da muhabbetin ta kendisi. Ama iş “ben”in varsayılmasına gelince muhabbetten ümit yok.

  4. tuncblake şöyle yorumlamış:

    February 10th, 2007 at 5:06 pm

    Ahmed-i Mursi kardeşim, evet! Tarzan, Jane’e rastlayana kadar kendini maymun sanıyordu! Yani, ben bilinci yoktu; hatta şöyle de diyebilirim: Tarzan’ın gelişim yaşı 0-15 ay arasnda bir yerdeydi. Kendisini içinde yaşadığı ormanın bir parçası sanıyordu. Jane’le etkileşimi, “o anda” hem dış gerçekliği, hem muhabbeti, hem de ötekini kurdu. Ne devrim! “Ağğğağğğaaağaağğğaa!”

  5. Tevfik Ayhan şöyle yorumlamış:

    February 12th, 2007 at 3:59 pm

    Yani maymunların “ben” bilinci yok mudur demek istiyorsunuz Tunç Blake beyefendi?

  6. Kerem Kandemir şöyle yorumlamış:

    February 14th, 2007 at 5:27 am

    Tartışmaya dönüşen karşılıklı yorumlarınızı ilgiyle takip etmekteyim. Tevfik Efendi’ye, şifahen iletme fırsatı bulduğum eleştirilerimi, sizlerle de paylaşayım:

    Her ne kadar, tartışmanın başlarında, Tevfik Efendi ve Mursi kardeşimin duruşuna yakın olduğumu sandı isem de, üzerinde ciddiyetle kafa yorunca, Tunç hazretlerinin ‘yerden göğe kadar’ haklı olduğuna karar verdim. Nasıl mı?

    1-) Hazret, Tevfik Efendi’nin metnindeki “……kendi varlığımdan şüphelenirsem eğer, kendime çıpa noktası olarak şunlardan birini seçebilirim:

    * Zevk alıyorum, öyleyse varım;
    * Acı çekiyorum, öyleyse varım;
    * Düşünüyorum, öyleyse varım.” şeklindeki değerlendirmelerine atfen, varlığa ilişkin şüpheleri giderecek çıpanın mutlaka ‘öteki’nin varlığı olduğunu belirtmiştir. Yani, Tunç’a göre, ferdin kendi varoluşuna ilişkin gark olabileceği şüpheleri gidermenin gerek şartı, ötekinin varlığı, öteki ile girdiği etkileşimdir.

    2-) Nitekim, Mursi kardeşimin Tarzan-Jane diyalektiği eksenindeki sualine de, hazret, net bir biçimde cevap vermiş, ‘öteki’ olmaksızın, felsefi süje dahi olunamayacağını betimlemiştir.

    3-) Tevfik Efendi, ilk cevabında, sanki hazret, ferdin varoluşuna ilişkin içine düşeceği şüphelerden, ötekinin, ona, “Rahat ol; sen varsın.” neviinden banal bir teyit ile kurtulabileceğini söylemek istemişçesine bir redaksiyona yöneldi. Oysa, Tunç’un derdi, bir ötekinin yokluğunda, ferdin hiçbir zaman felsefi özne olma noktasına erişemeyeceği idi. Benim payşaltığım görüş de tam olarak budur. Wittgenstein’ın, mutlak idealist (solipsist) pozisyonu çürütmeye yönelik olarak, bir dilin gelişebilmesi için en az iki süje gerektiği yönündeki iddiasını da akılda tutarak, dil olmadan felsefi süje olunamayacağını düşündüğümü belirtmek istiyorum.

    4-) Oysa Tevfik Efendi, ilk cevabındaki redaksiyon yetmezmiş gibi (Tunç’un kastını, kullandığı edebi ifadelerin yüzeysel manalarına indirgemek), ikinci cevabında da, tutmuş, tartışmaya konu olan objeyi (yani felsefi süjeyi) kaydırmaya/değiştirmeye kalkışmıştır. Konuya hayvanatı karıştırmanın ve onların “ben” bilinci olup olmadığını retorikle Tunç hazretlerine sormanın manası, sanki, baştan beri, tartışmanın konusunun ‘felsefi süje’ değil de yalnızca ’süje’ olduğunu ima etmektir. Halbuki, hazret, konuya ilk dahlini, Tevfik Efendi’nin metnine direkt bir göndermeyle yapmıştır. Tevfik Efendi’nin metninde gönderme yapılan süje ise, tam da Tevfik Efendi’nin tabiri ve iddiasıyla, felsefi süjedir.

    Tevfik Ayhan Efendi, acemi boksörler gibi, faidesiz eskivlerle, hazretin, “felsefi süjenin varoluşunda ötekinin rolü” üzerine yaptığı saptamadan sıyrılmaya çalışmak yerine, benim de kalben iştirak ettiğim bu tezi cepheden karşılamayı deneyiniz lütfen.
    …………

    Bu vesileyle, Tevfik Efendi’nin damardan tefrikasının ilk cüzünü teşkil eden eden “oluş” isimli metni, tarifi mümkün olmayan bir keyifle okuduğumu belirtmek isterim. Kemiksiz/kılçıksız löp et tadında, tam bir entelektüel ziyafet, benim için.

  7. Tevfik Ayhan şöyle yorumlamış:

    February 15th, 2007 at 1:53 pm

    Öncelikle şunu belirtmek isterim: Doğru, kendi varlığından şüphe etmek, felsefî öznelere has bir lükstür. Amma burada şüphe edilen şey varlıksa şayet, felsefî öznelik değil düpediz özneliktir. Yani konu felsefî öznelik değil…

    Daha önce de değindiğim gibi, öznenin (felsefî öznenin değil) varoluşu hususunda ise ötekinden pek bir fayda yoktur. Belki indirekt olarak beni dış gerçekliğe bağlamak dışında…

    Konu felsefî özne olduğunda ise ister istemez mesele düşüncenin gramerine dayanır. Eğer bazılarının iddiaa ettiği gibi düşünce dilden bağımsız mümkün değilse, dil için de Kerem Kandemir Beyefendi’nin isabetle belirttiği gibi en az ikiye ihtiyaç varsa, evet felsefî öznenin varlığı için ötekinin varlığına ihtiyaç olduğu söylenebilir.

    Ancak, benim naçizane görüşüme göre düşünce için bir iletişim diline ihtiyaç yoktur. Hayvanatın bir çoğu da, sanılanın aksine, düşünme melekelerine sahiptir.

    Bu durumda maymunun “ben” bilinci bir önem arzediyor. Bu bir felsefî özne olmasa da…

  8. Tuncblake şöyle yorumlamış:

    February 16th, 2007 at 10:31 pm

    Tevfik diyor ki, böyle varlık (acaba oluş mu demek istiyor?) şüpheleri duymak Tarzan’a mahsus bir “lüks” (yani vaka diğil mi?). Tabii, bu arada Tarzan ormanda gorillerin arasindayken herhalde Ayhan’a göre de öyle bi “lüksü” olamiyor. Olsa olsa bulabilecegi muzdan suphe duyuyor ya da ne biliyim, en ala varlık şüphesi, arkasından bi panter ya da safari yapan bi İngiliz kovalarsa oluyor (yine, haliyle tabi bu da lüks bi şey diğil). Ne zaman ki Tarzan kendisinin maymun olmadiğının farkına varirsa, işte orda o “lükse” mazhar oluyor. Ne zaman ki Tarzan, ‘fark’ın farkına varırsa… Jane’i görürse, hem kendisinin farkına hem de apaçık, tamamen ortadaki farkın farkına varıyor. Bir nevii, orman denen cennetin sonu geliyor; ‘haşa’ cenneten kovuluyor! Yani, farkın farkına varış, her şeye öncül oluyor. Özellikle de, ben bilinciden daha eski bi şey oluyor. Yani, o anda felsefi özne olmadiğı gibi, öznelliği de olamiyor; acı cektiginde, o acıyı, içinde, dolayımıyla algıladığı bir ‘ben’ olamiyor. Değişik algılamalarını, bir nedensellik baği içersinde sentezliyemiyor. Bu haliyle, ilkel bi durum Tevfik Efendi; senin düşündüğünden çok daha ilkel ve de ilksel.

  9. parasutler şöyle yorumlamış:

    March 24th, 2007 at 11:55 am

    “dusunuyorum oyleyse varim”, ki aslinda bir bakima, “dusunuyorum, oyleyse ben’im”, yani; cikis noktasi bir dusunce degil, bir “benlik” hissidir. orda dusunce degil, ondan once, onu dusunen bir “ben” vardir aslinda. dusunce sonradan gelir.

    ben’iniz sizi dis gerceklige baglamasi derken, saniyorum ki, “ben”den ayri bir otomatik surecten bahsettiniz.
    ormanda kimsenin duymayacagi bir yerde agacin devrilmesinin “ses” cikarmayacagi gibi; benlik de onu algilayan kisiler olmadikca var olmayacaktir. sadece baskalarinin kendini algilama bicimi olusumuz ne kadar enfes. duvari orerken ise baskalarindan aldigimiz tuglalari kullanmamiz bir o kadar daha enfes, aslinda.

    peki merakim, yarin olecek oldugumuzu bilsek, bugun neden birkac gorulmesi istenmeyen fotografi saklamaya calistigimizdir. olu ve canliyi ayiran o cizgi ne ruhta, ne canda. “benlik” denilen “sosyal maske”de gizli demek ki. birkac fotografi daha yok ederek, uzerini kirmiziya kirmiziya boyadigimiz o maskede.

    dusuncenin dili yoktur derler artik.. wittgenstein, lacan, sanirim goremeden goc ettiler bu diyardan.. dil ve dusunce birbirinden ayrilabilir.. dusunun ki ayni anlama gelen iki uc kelimenin, farkli bir referans noktasi var bilemedigimiz su minik aklin icinde..

  10. Tuncblake şöyle yorumlamış:

    April 3rd, 2007 at 8:59 pm

    Tabidir boyle olur; “dusunuyorum oyleyse varim”daki varlik vurgusu aksiyomatik olarak boyle bi eylem varsa o eylemi gerceklestiren bir seyin oldugu gibi bir sonuc verir ilk bakisda; parasut…Ama icinde kucuk, cok kucuk de olsa onemli ayrintilar var; Orda ilk akla gelen seyden biraz fazla dusunursen bi problem oldugunu gorursun… Mesela dusunen bir tekil oznemidir… Yoksa kaynagi belirsiz bir eko? Parasut? Tabi bu dusunenin kimligi sorusuna bagli olarak bir baska konuda burdaki meditasyonun uzerine yapilan refleksiyonun gecerliligi; dusundugumu nerden biliyorum cunku konusan bi ozne var; dildeki ozne ve fiil iliskisinden dolayisiyla var o ozne! O zaman bu cikarim aslinda bir gramatik durumu gorunur kilmaktan oteye nasil gecer… Parasut? Son olarak tabi simdiden bahsediyorun Simmmdi! Bir an icersindeki bir olay; aniden dusunuyor oldugunun gerceginin (hernasilsa) farkina variyorsun, vardin! Farkina vardigin anda tabi artik ayni anda degilsin dimi? Dusunusu yavaslatip eger mumkunsa uzatip ona bi alt yazi yazmiyorsan eger…? Parasut!

  11. Cem Balci şöyle yorumlamış:

    April 25th, 2008 at 1:30 pm

    Sessizce, dudaklarimi opeye basladiginda her zamankinden daha farkli bir uperdim, devinimleri daha oncekilerden icten ve sicakti birazdan olusacak firtinan habercisizdi sanki, kotu ruhumu izleyen bir melegin dokunuslariydi. Sirt ustu uzandigimda onu’da uzerimde gormek istedigimi soyleyince hic itiraz etmedi, ve dudaklari dudaklarimda, boynumda, vuducunum her yerimde geziniyordu.
    ilk defa birinin bu kadar yogunlastigini ve gercekten bedeni ile ruhunu ayni anda burda bulundurmasi benimde hic bir sey dusunmeden buyuk bir zevk ve haz almama olanak sagliyordu, Onun burda olmasi benim bu durumda var olmami sagliyor, Ona kendimi teslim ediyorum, bakalim nasil marifetlerin varmis dedikten hemen sonra, gozlerimdeki derin uykunun uyandigini fark ettim ve uyumamak icin onun en ince devinimlerini bile takip etmeye basladim. Dudaklari ile asagilara inmeye baslayinca artik icimde dalga dalga gelen bir ben vardim, birden duru verince kafami kaldirip gozlerine bakmak istedim, nefret ettigim birini gorunce sasirdim, butun bedenim bir yay gibi titredi ve gozlerimi yumup tekrar acmak istedim belkide bir dus goruyordum, evet dus goruyordum, dus gordugumden suphe edemem, o yillar once kayip ettigim yuzdu, Dus goruyorum oyleyse varim, varim ama ben kimim, nasil bir dus oyle gercek ki…
    Gordugum bu yuz, dunya, insanlar, hersey yasadiklari icinmi vardirlar diye dusundum kendi kendime, Dusunuyorum ama sadece ben var degilim ki, dusundugum icin sizler varsizniz aslinda, Sizler ve gordugum bu yuz var. Hersey benim dusuncelerim, duslerimden ibaret olsa da bu gordugum sey bana aci veriyor.Bu benim dusumde bir yuz o bana dokunamasa bile ben ona dokuna biliyorum, peki duslere dokunmak mumkun mu ?
    Dalgalarin icinde kaybolunca birden icim’den bir ferahlik gecti, daha bir hafifledigimi his ettim, Dalganin beni islattigini ve usumeye basladigimi his edince birden uyani verdim, ve o korkunc dusten geri sadece yuzunde guzel bir tebessum ile sevdigimin bakislari vardi, Ona soyle dedim sen var oldugun icin ben varim burda…

RSS beslemeleri · TrackBack URL

Yorum Yazın