Güvercinlerin İronik Tarihi

hrant02.jpg hrant001.jpg

Yazan: Kerem Kandemir

Çok iyi anımsıyorum; yaklaşık yedi yıl önce, eski sevgilimin, Moda’nın arkalarında kalan, altıncı kattaki dairesinin terasına bir çift beyaz güvercin konmuştu. Artık hangi kümesten kaçtılarsa, ben onları fark ettiğimde, büyücek bir yaban güvercini kolonisiniyle beraber yaşıyorlardı. Elbette, aşkın sizi nerede, nasıl yakalayacağını bilemez, yeri ve zamanı siz seçemezsiniz. Çoğu kez, kime aşık olacağınız dahi, kaderin tasarrufundadır.

İşte ben de, o gün, güvercinlere aşık oldum.

Aşk bazen, insanın çirkin yönlerini ortaya çıkarır: Sevgi nesnemizi tutsak etmek isteriz. Tıpkı benim, o kuşları yakalamak için tuzak kurup, günlerce, yemeden, içmeden, o tuzağın başında beklemem gibi… Sevgi nesnemize sahip olmak isteriz. Kendisine ait bir benliği, hayatı, beklentileri yokmuşçasına, varlık nedeni, sadece, bizim gereksinimlerimizi karşılamak ve keyfimizi arttırmak olan bir eşyaymışçasına sahip olmak isteriz ona.

Sevginin hası bu değildir elbet. Gerçek aşk, özgürleştirendir. İnsanı, gündelik yaşamın kirinden, pasından, süfliliğinden arındıran, yakıcı bir güzellik hayalidir. Nar-ı sevda, ben denilen zırhı eritendir. Benin eridiği yerde, bencillik de kalmaz.

O bir çift beyaz güvercinin sevdası da yaktı; kül etti beni. Kısa bir süre sonra anladım ki, onlar benim değil, ben onların tutsağı oluvermişim.

Kedi severlerle köpek düşkünleri, hayattan beklentileri farklı, iki ayrı insan gurubudur. Güvercin aşıklarınıysa, onlarla kıyaslamak bile mümkün değildir. “Aşıkları” diyorum; çünkü ben, milyonlarca mecnundan yalnızca biriyim. Hastalığı, benden çok daha ileri safhalara ulaşmış pek çok insan tanıdım. “Hastalık” diyorum; çünkü güvercin mecnunları, kendilerini dermansız bir hastalığa yakalanmış gibi hisseder.

Fazla uzatmayacağım. Size, bir kuşa aşık olmak nasıl bir şey, anlatmaya çalışmayacağım. Çünkü ne ben anlatabilirim, ne de siz anlayabilirsiniz. İyisi mi, siz beni, kafayı güvercinlere takmış milyonlarca kaçıktan biri olarak görün; öyle dinleyin.

Güvercinlerin, dünyanın tüm kentlerinde, irili ufaklı koloniler halinde yaşayan cinslerine (doğada da en yaygın olarak bulunan kaya güvercini türüdür) biz kuşçular, “yaban” deriz. Yabanlarla çiftleşen cins güvercinlerin kırmalarına ise “yoz” deriz. “Cins güvericin” olarak nitelediğimiz ve kendi içlerinde binlerce alt guruba ayrılan güvercinlerin ortak özelliği ise, hepsinin de, insanlar tarafından, seçici çiftleştirme yöntemiyle elde edilmiş olmalarıdır.

Bu kısa kategorizasyonun ardından, güvercinlerin ironik tarihlerine değinebiliriz artık:

Roma İmparatorluğu döneminde bile, şehirlerde, güvercinler için inşa edilmiş yapılara rastlanmaktadır. Demek istediğim, insanlarla güvercinlerin ilişkisi, çok eskilere dayanır. Bu ilişki, bazen araçsal, bazen de tözel bir hal almıştır. Öyle ki, posta aracı olarak kullanıldıkları, atlar köpekler gibi yarıştırıldıkları da olmuştur; sırf güzellikleriyile insanları sarhoş eden aşk objeleri haline de gelmişlerdir.

Özellikle beyaz güvercinler, alıcı kuşlara (şahin, doğan, atmaca) kolayca yem oldukları için midir bilinmez, yüzyıllardır barış sembolü olarak görülürler. Güvercinlerin tarihini ironik kılan unsurlardan biri de budur işte. Zira, cins güvercinleri (beyaz güvercinler doğada bulunmaz) dünyaya yayan Türkler’dir.

Orta Asya’nın bozkırlarında at koşturan bu insan topluluklarının, nasıl olup da göçebe yaşam biçimlerine, kuş yetiştiriciliği gibi meşakkatli ve yerleşik düzen isteyen bir etkinliği uyarladıklarına benim aklım ermiyor. Lakin, cins güvercinlerin dünyaya yayılışları, tam olarak, Türkler’in yayılışı ile örtüşüyor. Barış sembolü olan bu kuşlar, Türklerin savaşarak işgal ettikleri coğrafyalara, onlarla birlikte yayılıyor.

Tarihlerini süsleyen bu ironi yetmezmiş gibi, güvercinlerin kendi doğaları (davranışları) da benzer bir ironiyle bezenmiştir. Yalnızca tohumlarla beslenen bu kuşlar, kendileri dışında hiçbir hayvan türüne zarar vermezler. Başka canlılar tarafından tehdit edildiklerinde, tek yaptıkları, kaçmaya çalışmaktır. Acaba, böylesine zararsız oldukları için mi barışı sembolize ediyorlar bizim için? Yalnız, dikkat edin; “kendileri dışında” dedim. Yani, bu kuşlar, birbirlerine karşı son derece saldırgandırlar. Yuva olarak belledikleri mekanlarda, daha iyi bir tünek noktası için bile, sürekli birbirleriyle kavga ederler. Bu tür kavgalarda yaralanan bir güvercin olursa, diğerleri, çoğu zaman, onu öldürene dek başından gagalarlar. Birbirleri tarafından kan revan içinde bırakılarak öldürülen çok güvercin gördüm. Güvercinlerin kendi alemlerinde, hiçbir zaman barış olmamıştır. Yer, yiyecek ya da eş… Hemen her şey, birbirleriyle didişmeleri, kendilerinden zayıf olanları ezmeye çalışmaları ya da kümesin geri kalan üyelerini terörize etmek suretiyle baskınlık kurmayı denemeleri için birer bahanedir.

Diyeceksiniz ki, “Bütün bunlardan bize ne? Bütün bunların Hrant Dink’le ilgisi ne?”

Rahmetlinin son yazısından anladım ki, kendisini, içinde yaşadığı toplumu ve dahi güvercinleri, pek de iyi tanıyamamış. O yüzdendir ki teşhislerinde yanılmış. Hem onun yanılgılarını paylaşmak istiyorum sizlerle; hem de, Hrant Dink’i öldürten karanlık güçlerin kimler olduğu konusundaki tahminlerimi.

Şöyle demiş rahmetli, son yazısında:

“Ve refleks olarak da başlıyorum kendi kendime işkenceye.
Bu işkencenin bir yanı merak, bir yanı tedirginlik.
Bir yanı dikkat, bir yanı ürkeklik.
Tıpkı bir güvercin gibiyim…
Onun kadar sağıma soluma, önüme arkama göz takmış durumdayım.
Başım onunki kadar hareketli… Ve anında dönecek denli de süratli.
…………..İşte size bedel… İşte size bedel…
İnsanı güvercin ürkekliğine hapsetmenin nasıl bir bedel olduğunu bilir misiniz siz ey Bakanlar..? Bilir misiniz..?
Siz, hiç mi güvercin izlemezsiniz?”

 

“Muhtemelen 2007 benim açımdan daha da zor bir yıl olacak.
Yargılanmalar sürecek, yeniler başlayacak. Kimbilir daha ne gibi haksızlıklarla karşı karşıya kalacağım?
Ama tüm bunlar olurken şu gerçeği de tek güvencem sayacağım.
Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz.
Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler.
Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce.”

Güvercinler, pek de ürkek kuşlar değildirler. Anglosaksonlar, hayvanların insanlardan ürkme halini, utangaçlık olarak nitelerler. Bu bağlamda, güvercinler, diğer kuş türleriyle kıyaslandıklarında, arsız bile sayılabilirler. Sürekli başlarını oynatıyor olmaları da, ürkekliklerinden değildir. Çoğu otçul hayvan gibi, gözleri başlarının iki yanındadır. Bu yüzden de, önlerini ve tam arkalarını çok iyi göremezler; derinlik hisleri zayıftır. Başlarını sürekli bir sağa, bir sola çevirmeleri, önlerinde ve arkalarında ne olduğunu görebilmek içindir.

Bunlar, rahmetlinin, güvercinlerle ilgili yanılgıları. Gelelim, kendisiyle ilgili temel yanılgısına:

Hrant, kendini güvercin sanıyormuş. Onlar gibi zararsız, silahsız ve tedirgin…

Oysa ben Dink’in hayatına baktığımda, bir güvercin değil bir melek gördüm.

Bunu da size anlatmaya çalışmayacağım çünkü ne ben anlatabilirim; ne de siz anlayabilirsiniz.

Yalnızca, bilin ki, ben Hrant’ın ruhuna baktığımda, gördüğüm şeye aşık oldum.

Son olarak, rahmetlinin, içinde yaşadığı toplumla ilgili yanılgısına değineyim:

Bu ülkede, insanlar güvercinlere dokunurlar. Bu ülkede, insanlar, güvercinlere aşık olur; daha sonra da onların kafalarını koparırlar.

Bu ülkede, sevgi ve nefret, sevgi ve vahşet iç içedir. Gazeteler, her gün aşk cinayetleriyle dolup taşar.

Bu ülkede, kendini güvercin sanan meleklerin kafasına kurşun sıkarlar.

Bu ülkede aşk, nedense, çoğu kez, insanların çirkin yönlerini ortaya çıkarır: Bizim olmayan güzele, “güzel” demeye dilimiz varmaz, nedense. Bize yar olmayanı, kimseye yar etmek istemeyiz, nedense. Kafasını koparırız.

Bana inanmıyorsanız, abarttığımı düşünüyorsanız, Urfa’ya gidin. Güzel havalarda, binlerce güvercinin aynı anda uçurulması suretiyle oynanan bir oyun vardır. O oyunun sonunda, kendilerinin değil de başkalarının kümesine inen güvercinlerin “başına” ne geldiğini sorun.

“Hepimiz Hrant’ız.” demek kolayınıza geldi, değil mi? Ruşen Çakır’ın, vakit geçirmeksizin, büyük bir isabetle yorumladığı gibi kurbanla özdeşleşerek bu rezaletin utancına bulaşmadan sıvışmaya çalışmak, tam da size göre, değil mi?

Hrant, kimileri yazdıklarını anlayamadığı için mahkemelerde süründürülürken, tekme tokat tartaklanırken, sizlerin önüne bir günah keçisi olarak atılırken neredeydiniz? Nasıl bir hezeyandır, “Hepimiz Hrant’ız.” demek?

Melek katili olmak acı veriyor, değil mi?

Aslında, tek elle tutulur yanımız da bu işte: Duygusalız; hastayız, hatta deliyiz ama yine de vicdan sahibiyiz. İçimize sinmiyor, yastığa başımızı, melek katili olduğumuzu düşünerek koymak. İşte bu yüzden, sırf bu yüzden işte, “Katil değil kurbanım.” diye haykırıp duruyoruz birbirimize.

Bizden farklı olanı, kormakdan da sevebilmeyi, kıskanmadan da sevebilmeyi, bizleştirmeye (asimile etmeye) çalışmadan da sevebilmeyi öğrenmeliyiz artık.

Bize yar olmayan aşk objelerimizi öldürmeden de, gerekirse uzaktan sevebilmeyi de öğrenmeliyiz artık.

Bir dostum anlatmıştı; Paris’te, güvercinler balkonlarına, teraslarına konmasınlar, oraları tüyleriyle, dışkılarıyla kirletmesinler diye, çok sivri binlerce çiviyle kaplı şeyler seriyorlarmış yerlere, insanlar.

A.B.D.’de, güvercinlerden, “uçan fareler” olarak söz eden, farelerden iğrendikleri gibi güvercinlerden de iğrenen insanlar olduğunu duydum.

Bizdeyse, aşık olur insanlar, güvercinlere. Sonra da, o aşktan öyle bir maraz doğar ki, yavruyken, aylarca koyunlarında besledikleri en gözde güvercinlerinin, “başkalarına yar olmasın” diye kafasını koparırlar.

***

Ermeniler, millet-i sadıkaydılar, Osmanlı’da.

Güvercinler de, yuvalarına çok sadık kuşlardır. Dövseniz, aç da bıraksanız, yuvalarını terk etmezler. Hatta, binlerce kilometre öteye tehcir etseniz, yine yuvalarına geri dönerler. Bu koşulsuz sadakat, aşık ettirir işte kendisine, insanları.

Ben, her ne kadar Hrant’ın güvercin olmadığını iddia ediyorsam da, Ermeniler’le güvercinlerin huylarının benzeşen yönleri var, gördüğünüz gibi.

Bu ülkenin insanları, en sevdiklerinin sadakatinden şüpheye düşdüklerinde, cinnet geçirirler.

Bizler, dünümüze ve bugünümüze eleştirel gözle bakma cesaretini gösteremedikçe, sadık milletlerle sadık kuşların kaderleri de biri birine benzeme tehlikesini içlerinde barındıracaklardır.

 

Popularity: 13% [?]

1 yorum »

  1. disappeart şöyle yorumlamış:

    February 17th, 2007 at 11:18 pm

    Kimine göre büyük bir değerdi, kimi ise cinayettenden sonra ezberledi ismini. Birden her yanımızı sardı Hrant Dink ve o ünlenen yazısından aklımızda kalan ürkek güvercin sözü. Kimimiz, “Hepimiz Ermeniyiz.” dedi; kimileri “Hepimiz Türküz.” Bakıldığında zaten bu ayrımlar kuşaklar boyu geriletmiştir ülkemizi. Hepimiz insanız oysa k;i hepimiz birer vatanseveriz. Zaten anayasamızda başlamakta bu ayrım; ülke çıkarlarını koruyan, sınır bütünlüğünden yana olan herkes Türktür diye. Ya çok milliyetçiyiz, ya da milletini hiç düşünmeyecek kadar sahte. Bir türlü ortasını bulamadık toplum olarak veya oldurtmadılar bize.
    Hrant Dink öldü; ardından gözyaşları ve soru işaretleriyle. Değişen bir şey olacak mı bu ülkede; hayır. Gene karanlıkta bekleyecek çakallar; gene kapanacak birden olaylar. Birden, gündem değiştirilecek yine.
    Katiller gene Türk bayrağına sığınacak her cinayet sonrası!
    Oysa ki o bayrak bütünlüğün simgesi.

RSS beslemeleri · TrackBack URL

Yorum Yazın