Evlilik ve Normalizasyon

evlilik01.jpgYazan: Lenore

“Aile toplumun yapıtaşıdır” dediler ilkokuldan itibaren bize. Çekirdek aile ile geniş ailenin farklarını öğrendik her sene yeniden. Beyaz gelinlik hayalleri kurmayı da öğrettiler. Küçük yaşlarda tasarımcı olduk fark etmeden. Tasarladığımız sırf gelinlik değildi elbet. Bir hayat tasarlıyorduk o gelinlikle birlikte. Tasarlamayı da tasarıyı da onlar öğrettiler bize. Tabii onlar aynı zamanda bizlerdik; toplumdu. Toplumun evliliğe ihtiyacı vardı. Toplumun olduğu gibi kalması için evliliğe ihtiyacı vardı. Beyaz gelinlik ve siyah damatlığın ardında sorumluluklarla dolu bir hayat bekliyordu bizi: Bir ev gerekiyordu (“Ev”lilik ya adı olayın), çocuklar yapmak gerekiyordu. Tüm bunlar ancak sabahtan akşama dek çalışıp para kazanarak mümkündü. Sabit bir meslek gerekiyordu dolayısıyla. Sabah dokuz-akşam beş işleri vaat ettiler bize. Yalnız geçmeyecek bir hayat vaat ettiler. Yalnız kalmaktan korktuk. Korktukça normalleştik. Normalleşme sürecimizin her adımında,  bir taş da biz koyduk toplumun diktiği betondan duvarın üzerine. Sonunda duvarın ötesi iyice görünmez oldu. Toplum güçlendi. Güçlendikçe duvarın içine yeni duvarlar örüldü. Gittikçe azaldı hareket mesafemiz. “Normal” tanımı gittikçe küçüldü. Küçüldü. Küçüldü.

 

Evlilik Türkçe’de “ev” sözcüğünden türetilmiş. Hayatlarını birleştirip bunu devlete bildiren kişiler ev-leniyorlar dolayısıyla. Ama ben yeni bir kök öneriyorum bu sözcük için: “Evl”. Bu sözcük Arapça’da “Dönüşme, dönme” anlamına geliyor. Bu bence evlilik kavramını çok daha rahat karşılıyor: Normal bireylere dönüşüyoruz evlenince. Toplumdan biri haline geliyoruz. Diğer evli çiftlerle ev gezmeleri yapıyoruz. Çocuk yapıyoruz, çocuk yetiştiriyoruz. Düzenli, iç bunaltıcı, yerleşik bir hayatımız oluyor. Topluma temel oluyoruz. Toplumu temel alıyoruz. Toplumun bize ihtiyacı var, bizim topluma ihtiyacımız var. Örfümüzü adetimiz koruyor, kolluyoruz. Kurumsallaşıyoruz. Kendi başımıza bir kurum oluyoruz. Başta bir çingene çocuğu olan aşkı kendi ellerimizle öldürüp, tabutunu yıllarca çalışarak anca aldığımız evimizin tam ortasına yerleştiriyoruz. Evlilik öncesi gençlik hayatlarımızda yaptıklarımıza gençlik hovardalıkları gözüyle bakıyoruz. Sorumluluk sahibi babalar ve anneler olup veli toplantılarına gidiyoruz.

 

Tüm bunları öyle çok benimsiyoruz ki, bunları benimsemeyen, yani normal olmayan insanlara bir hınçla bakıyoruz. Evlilik öncesi seksi kötülüyoruz. Toplumun düzenli hayatına ayak uydurmak istemeyenleri aşağılıyoruz. Çocuğu olmayan çiftlere acıyoruz. Evlenemeyenler için üzülüyoruz. Gayler, lezbiyenler, transeksüeller ve travestiler duvarlarımızın yanına bile yaklaşamıyor. Onları esprilerimize konu yapıyoruz, dışlıyoruz. Toplumuz ya biz, birbirimize kenetleniyoruz. Dini-bütün, sabah akşam çalışan, yüksek statülü bireyler oluyoruz. Toplumca kurduğumuz duvarımızın üstüne uçsuz bucaksız manzara resimleri çiziyoruz. Bu resimlere bakıp kendimizi özgür hissediyoruz. Kendimizle gurur duyuyoruz. Kendimizle gurur duyuyoruz.

Popularity: 8% [?]

2 yorum »

  1. Kerem Kandemir şöyle yorumlamış:

    February 14th, 2007 at 2:31 am

    Otuzunu geçtiğinde de hala bu fikriyata sahip kalabilir ve aynı zamanda davranışlarınla tavırların arasında bir uçurum oluşmamışsa, insanoğlunun geleceği için bir şans var demektir.

    Rahmetli Adorno pirimiz, II. Dünya Savaşı yıllarında, faşizmle inim inim inleyen bir Avrupa’nın göbeğinde, sinemalarda hala öpüşen tek, tük çiftlere rastladığı için, insanlığın geleceğine ilişkin umudunu korumayı başarabilmiş. Bizim de, senin gibilere bakarak kendimizi avutmamız, iyi bir fikirmiş gibi geldi bana.

  2. Ayşenur şöyle yorumlamış:

    January 28th, 2008 at 1:06 pm

    “Topluluk halinde yaşayıp gitme”ye dair önemli bir sorunsala dikkat çekiyorsunuz, ancak topluluk içinde birey olarak kurgulanan herkes kadar iki yüzlüyüz, kaçınılmaz olarak. Niçin kaçınılmaz, onu açmak istiyorum aslinda:
    Toplumsallaşma sürecinde, önyargılı olmak, bu kurgunun en temeline dikilmiş bir kazik gibi. Kimse masum değil, kanımca; çingene çocuklara “Ah canım, gozleri de çakmak çakmak, ne güzel,” deyip, yanlarından yürüyüp geçiyoruz. Aramizda mutlaka bir mesafe var; bu mesafeyi korumaya değer buluyoruz. İnsan hakları evrensel bildirgesi maddeleri halen bir çok insan için “Avrupalıların dayatması” olarak algılanıyor. Içselleştirdiğimiz bizlik ve aynı prensiplerle kurguladığımız ötekilik, çingeneleri bir ekonomik sınıf içine bile yerleştirmiyor.
    Hala bir çok insan, pozitif ayrımcılığın ne demek oldugunu bilmiyor.
    Raymond Williams (iyi niyetinden mi yoksa fazlasıyla burjuva oldugundan mıdır bilinmez), toplumsallaşma sürecinin medeniyetle alakalı olduğunu ileri sürmüştü. Buradaki medeniyet, tabii ki Batı Medeniyetleri bütünüydü; bizlerden önce, dünya ve dünya üzerinde yazılıp kanonize olmuş her şey, ötekiler üzerinden kurgulanmıştı. Bir irkilme var, belki artık üniversitelerde ya da sivil toplum kuruluşlarında ya da bir elin parmaklarını geçmeyen birkaç köşe yazarının düşüncelerinde… Ama bunların daha otuz, bilemedin kırk senelik bir birikinti oluşturduklarını düşünürsek, önyargısız toplumların, anlayış toplumlarının mayalanmasına daha çok var, diyebiliriz.
    Göze alamadığımız bir yakınlaşmadır, önyargısız toplum. İnsanlarla, dürüst ilişkiler anlamına geliyor. Herkesi sevecegim diyemem; öyle bi kaide olmadıgı gibi, mümkün de değildir. Ama insanlar birbiriyle fikir birliği etmek zorunda değildi, hiçbir zaman; sadece anlayış göstermeliydi. Bu anlayış, hoşgörüyle karıştırılmamalıdır. Çünkü hoşgörüde, “Aslinda yapmaması gereken bir şey yaptı ama affedeyim bari.” vasfinda bir alt duygu var. Travesti komşularım, gecenin yarısında kapıyı çarpmaları haricinde, “affedivereyim bari” dedirtecek hiçbir şey yapmıyorlar. Varlikları dolayısıyla affedilmelerini gerektirecek bir şey yok ortada. Özetle, söylemek için debelendiğim ama kaçınılmaz olarak bayağılaştırdığım şey şudur: “İnsanlığın geleceğine ilişkin umudunu korumak” için vazgeçilmez hale getirdiğimiz kimliklerimizi, ötekileştirdiklerimizi, tekrar gözden geçirmemiz gerekiyor bence.
    Bu vesileyle, Adorno’ya şapka çıkartıyorum, bir kez daha…

RSS beslemeleri · TrackBack URL

Yorum Yazın