“Ben” ve Varoluş

ben-ayna.jpgYazan: Lenore

Aşk hikayelerinde insafsızca feda edilen; günlük koşuşturmalar içinde unutulan; sesini asla doğrudan duyamadığımız; yüzünü diğerlerine nazaran az gördüğümüz; kokusunu bilemediğimiz; az, çok az tanıdığımız birinden bahsetmek istiyorum: “Ben”’den. Evet, Descartes çok rahat varmış bir “Ben” olduğu sonucuna ama Kant’ın “noumena”’sı kadar tanımlardan uzak aslında bu varolduğuna emin olunan “Ben”.

“Ben” varım. Peki kim olarak varım? Nedir bu “Ben”? Kimdir? Bu soruya çok farklı yanıtlar verebilirsiniz:

Toplumsal rol olarak “Ben”: “Ben” bir öğretmenim.

Karakter olarak “Ben”: “Ben” uyumlu biriyim.

Beden olarak “Ben”: “Ben” 1.90 boyundayım.

Uğraşlarımla “Ben”: “Ben” keman çalarım.

Tüm bu tanımlarla boğuşurken, fark etmediğimiz bir şey vardır: Bunlardan hiçbiri “Ben”’i anlatmaz. Çoğunlukla yakınına bile yaklaşmayız “Ben”’in. Uzun, upuzun tanımlarla binlerce sayfayı doldursak da, o sayfaları doldururken dahi genişlemekte olan “Ben” kavramına çok uzaktayızdır. Asıl “Ben”’i aslında bilebiliriz ama onu anlatamayız çünkü her anlatmaya kalkışımızda “anlatmaya kalkışan ben”, “X noktasına bakarken Z’den bahseden ben”, “T derken gülümseyen ben” gibi tanımları atlamak durumundayızdır. Peki, günlük yaşantımızda bu tanıdığımızı düşündüğümüz fakat anlatamadığımız “Ben”’in ne kadar bilincindeyiz?

-Alışılmışlığın Ortasında “Ben”-

Yeni bir odaya girdiniz. Bu alışkın olmadığınız ortamdaki her şey ilginizi çeker: Duvarın rengi, masada duran küçük kalemlik, duvara asılmış tablolar, yuvarlak ve kocaman duvar saati… Algınızı bu cisimler üzerine yönlendirirsiniz. Bilincinizin en üst noktasındadır bu cisimler. Odadan çıkıp evinize gittiniz. Odanızdaki cisimlere ne kadar dikkat edersiniz? Bilincinizin neresindedir tam olarak bu cisimler? Evet, alışkanlık bir görmezden gelmeyi, bir çeşit ihmalkarlığı beraberinde getiriyor. Doğada hayatta kalış açısından çok işe yarıyor bu görmezden geliş. Bir canlı ya da nesnenin varlığını belli bir süre hissettikten, algıladıktan sonra o nesneyi ya da varlığı görmezden gelmemizi sağlayan bir mekanizmamız var. Doğada, enerjiyi sadece potansiyel tehlikeler için harcamamızı sağlayan bu özellik, doğadan farklı olan sözde medeniyetimiz içinde alışkanlık olarak yerini alıyor. Peki varlığını en çok hissettiğimiz kişi ya da nesne hangisi? “Ben”. O halde en çok görmezden geldiğimiz kişi de kendimiz olmalı. Ne nasıl koktuğunu fark edebiliriz “Ben”’in, ne sesini gerçekten duyabiliriz. Bir hayalet gibidir adeta bizim için “Ben”. Doğrudan göremeyiz “Ben”’i, doğrudan hissedemeyiz. Sesimiz bizim için ancak kayıt cihazındaki bir sestir, yüzümüz fotoğraf makinesindeki ya da aynadaki yüzdür, kokumuzu ve dokunuşumuzu ancak başkalarından dinleyebiliriz.

Alıştığımız, görmezden geldiğimiz, ihmal ettiğimiz, duyularımızla doğrudan algılayamadığımız, sözcüklerle tanımlayamadığımız kişidir “Ben”. Artık farkında olmadığı varoluşunu sürdürmek için çırpınır, durur. Farkında olmadan çırpınır, durur. Farkında olmadan atladığı ayrıntılar içinde en trajiğinin kendisi olduğunu anlayamaz. Kendini görmezden gelen tek varlıktır “ben” ve bu görmezden geliş içinde git gide kayboluştur varoluş.

Popularity: 12% [?]

2 yorum »

  1. Kerem Kandemir şöyle yorumlamış:

    February 14th, 2007 at 2:19 am

    Ferdin kendi zihnine karşı konumlanışının doğasında, içgörüsünü geliştirmesini ya da özeleştiri (self-reflection kavramını dilimizde karşılayacak bir şeyler arıyorum ama bulabildiğimi söyleyemem) yapmasını güçleştiren psikolojik nedenleri, felsefe sosuyla süsleyerek ve zenginleştirerek, pek güzel anlatmışsın. Lakin, son paragrafı fazla karamsar bulduğumu belirtmek durumundayım. Bu bağlamda, senin, insanın kendi benliğiyle sağlıklı bir ilişki kurmasına ilişkin kritiğin, Nietzsche’nin akıl kritiğine benzemiş: O kritiğin yapılabiliyor olması, tam da, kritiğin içeriğindeki imkansızlık iddialarını değilliyor.

  2. Lenore şöyle yorumlamış:

    February 15th, 2007 at 10:23 pm

    Gerçekten yazınsal anlamda bir eleştiri yapabiliyor olmam “ben” ile ilgili söylediklerimi değilleyebilir mi? Yoksa “ben”in tamamen farkında olarak yaşayan bir birey mi değilleyebilir aslında dediklerimi? Eleştirin bana bağlamsal kuşkuculuğu hatırlattı. Kuşkucular genelde “gerçek hayata uyarlama” hususunda çok eleştiri alırlar. “Bir şeyi bildiğinden emin olamıyorsan (bilemiyorsan değil elbet, kuşkucular böyle bir sav ileri sürmüyorlar) bu, yaşamına nasıl yansımıyor?” gibi sorularla karşılaştılar. Bu noktada bağlamsal kuşkuculuk başladı. Kişinin felsefi bağlamdayken kuşkucu olup, normal hayatında kuşkucu olmayabileceğini söyledi bağlamsal kuşkuculuğu savunanlar. “Ben” ile ilgili de benzer bir yorum yapabilirim: Ben düşünsel bazda “ben”in farkına varıp bu konuyla ilgili yorum yapabilirim. Ama hala eleştirebileceğim bir tutum söz konusu- ki bu tutum zaten benim eleştirmek istediğim, ya da sorunsal gördüğüm. Hala normal yaşamımda “ben”i görmezden geliyorsam, dediklerim değillenmemiş demektir. Yani normal hayatımda “ben”i görmezden geldiğimin düşünsel bazda ayırdına varmam sorunsal gözükmedi bana.

RSS beslemeleri · TrackBack URL

Yorum Yazın